23 Ara 2010

Yeni Yıl Falan Filan

Yeni yıl kutlamalarıyla ilgili fikirlerim stabil, yer sene aynı, pek bir değişiklik olmuyor.


Süslemeleri, ışıklandırmaları, sokakların rengarenk olmasına bayılıyorum, ama tam olarak neyi kutluyoruz hala anlayabilmiş değilim. Büyük ihtimalle kutlayan herkeste tam bilmiyor ama bir ışıl ışıl olma durumu, fındık fıstık, kırmızı don, bol içki, kalabalığın sokaklara doluşması, bir sürü mini etekli kızın yine ve yeniden taciz edilmesi, aynı gecede televizyona ülkenin bütün iğrenç ve kıro şarkıcılarının doluşması, sibel can'dır, muazzez ersoy ya da abacı'dır falan feşmekan hayatlarımıza değişik renkler serpiştiriyor.

Bana kalırsa tam bi saçmalık...

Bana kalırsa o süsler var ya, hah işte onlar her zaman sokaklarda olmalı zaten, şehirlerimiz pek bir pis, sıkıcı, heryer çöplerle dolu. O ışıklar var ya hani mavi, kırmızı, sarı yanıp yanıp sönen, işte onlar hep kalsın bana kalırsa. Yılbaşının tek sevdiğim yönü de bu.

Oluyor mu? Hayır. Ben ne yapıyorum? Kutluyor muyum? Hayır. Neyi kutluyoruz anlamadım ki eşlik edeyim...

Her neyse, bunca tantana, dünya bir tur daha döndü diye olan garip reaksiyonlar bir işe yarasın isterim. Yazılarını severek takip ettiğim Selin'in bu konudaki bikaç paylaşımını twitter'da elimden geldiğince yaymaya çalışıyorum. Bir de buradan yazayım istedim, yılbaşı hediyeleriniz Yedikule Barınağı'ndan olabilir. Bütün gelir o miniklerin, muhtaçların boğazından geçen ufacık birer lokmaya dönüşecek. Daha güzeli olabilir mi? Bence hayır.

İlgili linkler;
Barınağın bu
Selin'inkiler;
bu
ve bu.

Böyle blogları, böyle insanları öyle çok seviyorum ki... Keşke herkes elinden geldiğince birşey yapsa...

Haa elimizden gelen ot kombinim bok kombinim yazmak diyorsanız eğer, bir gün de yerine Yedikule kombinim yazsanıza görelim?!

26 Kas 2010

Minnak İçin Yuva

Bu bebeye yuva arıyoruz.

Tipe bakar mısınız? Tam bi bebek, çok zararsız, koltuğa oturduğumda omzuma kıvrılıp uyuyo, masadayken kucağıma tırmanıp uyuyo, sıcak su torbasını koyuyorum altına uyuyo, koltuğa koyuyorum uyuyo, kutusuna koyuyorum uyumaya devam ediyo.
Tam bir tuzluk, nerde bırak orada bulursun.

Yaklaşık 2,5-3 aylık bi kız. Çok sakin, sürekli tırıldıyo.
Evde iki kedim olmasa, bırakmam kimselere, ama bakamam hepsine birden ne yazık ki. Eşimin annesindeydi, kutunun içinde, kapağı da kapalı öyle bekliyodu. Ne bi hık ne bi mık, ses yok soluk yok. Dedim bizim sitede dursun, insanlar çok seviyo hayvanları bakarız el birliğiyle. Ama çok bebek, ve çok iyi huylu. Sokakta kalmasın bu bebek.

Yuvasını açmak isteyen olur mu? Lütfen benimle iletişime geçin, baktıkça içim eziliyo, nasıl koyarım bunu dışarıya?

Of ya, hayvan sevmeyene hayat ne rahat gerçekten!

Hadi siz de benim gibi sevin :)

16 Kas 2010

Cartoon Network&Lig TV

Her zaman şikayet ederim, evde sürekli History Channel, Nat. Geo., Cartoon Network izliyoruz diye. Azıcık yerli kanalları dolaşalım, beğensekte beğenmesekte dizilere bakınalım. Ne biliyim hiç olmadı haberleri izleyelim. Dışarıda bir hayat var yahu, entel dantel nereye kadar? İşin özü halk olalım halk!
Varsa yoksa birinde cosmic temalı çizgifilmler, uçan kaçan varlıklar, diğerlerinde bok böceğinin yaşamından kesitler, köpek balıkları (ki izle izle sonra yazın denize giremiyorum), kelebeğin narin kanatları...
Hayvanları ne kadar sevdiğim aşikar, fakat inanır mısınız pazar kahvaltılarında bile maymun götü izliyoruz. Pek iştah açıcı olmuyor haliyle...


Oysa şimdi butun bunlar için Tanrı'ya şükrediyorum. Neden derseniz, amcamı ziyarete geldik ve TV'de maç var. Ne dedim ne ettimse kapattıramadım. İddasına göre en sevdiği yeğeni benim, fakat mezardan dedem bile gelse şu an kumandayı vermezmiş. Gelsin de o korkuyla nasıl üç buçuk atıp saliveriyo görürüm o zaman. Tabi bunu söyleyemedim.

Biz annemle içeri gidecekmişiz, küçük televizyonda ne istiyosak izleyecekmişiz.
'Alla alla siz gidin' dedik, orada lig tv yokmuş.
'E bize ne götürün' dedik, olmazmış. Nedeni yok, sadece 'olmaz'. Olsa şaşarım zaten. Güya misafrliğe gittik, varsa yoksa kakılmış gibi yemek yap, çay koy. Bi kumandaya gelince iş 'olmaz'. Biz diyo muyuz olmaz?


Ablamlarda da eniştem beyefendi kocaman tv'de maç izlerken zavallı kızkardeşim içeri oradaki 37 ekranla idare etmek zorunda kalıyor. Annemlerde desen, keza aynı.

Şu anda da uğultudan kafam kazan gibi oldu. Uuuuuu diye bagariyolar. Bok var ne bağırıyorsunuz onca adam birleşmiş hiç anlamam. Bu durumda anlamayışımı kendi zeka seviyeme değil, bağırışlarını onlarınkine bağlamayı tercih ediyorum tabi.

Neyse, uzun lafın kısası evi tıpkı diğer hemcinsleri gibi dağıtsa, zaman zaman istediğim kadar nazik ve benim gibi mükemmel olamasa da sırf maç izlememesi sebebiyle kocama olan hayranlığım arttı.

Halime oyle şükrettim ki tarifi mümkün değil. Sevgili Sponge Bob, Patrick, Kulak Jack, onun aptal arkadaşı, balina kardeşi, dünyanın en gereksiz karakteri Ben 10 ve daha niceleri hepinizi sevgi ve özlemle kucaklıyorum.

Tanrı Cartoon Networku kutsasin!

30 Eyl 2010

Yeni Yazı

Aylardır yazmıyorum, yazmakta istemiyorum. Kuş uçmaz kervan geçmez ıssız çöllere döndü burası. Hacklense ruhum duymayacak, açıp bakmıyorum bile.

Böyle de iyi aslında, yazdık yazdıkta ne oldu?
O zaman mutluydum yazmaktan, paylaşmakan. Şimdi gayet gereksiz buluyorum.

Arada şurada, bazen burada takılıyorum.

Merak edenler buyurabilir.

Sevgiler.

19 Ağu 2010

Nefret

Sıcaklardan uyunmuyor yahu, yazdan nefret ettiğime karar verdim.
Sokaklarda dolanışılmıyor, herkes ter kokuyor. Parmağının ucunu bile suya sokmaktan korkan Türk milletinin pisliğinden nefret ettiğime karar verdim.
Asansörler bile leş gibi kokuyor, bu sıcakta, nefes nefese merdiven çıkmaktan nefret ettiğime karar verdim.
Her gece ayrı bi saçma sapan rüya görüyorum, uykuya dalmaktan bile nefret ettiğime karar verdim.
Blog ne kadar sıkıcı ve aptalca birşey ya, hem yazmaktan hem okumaktan nefret ettiğime karar verdim.
Hem ramazan hem sıcak birleşince sokakta manyak şöför sayısında patlama oldu, araba kullanmaktan nefret ettiğime karar verdim.
Bu bunaltıcı havada yemek yapmaktan, derecesi neredeyse 40 dereceyi bulan o mutfakta olmaktan nefret ettiğime karar verdim.

Aaaaaay herşeyden nefret ediyorum, kaçıyorum, gidiyorum. Eylül'ün 3. haftası nefret ettiğim herşeye geri dönüyor olacağım, bu fikirden bile nefret ettim.
Yokluğumu hissetmezsiniz bile eminim, zaten sesim soluğum çıkmıyordu. Öyle de devam etsin...

3 Ağu 2010

Onlar İçin Destek

Mide ağrısı, karnıma giren kramplar, son olarak vurduğu nokta ise meşhur vertigom... Çok üzülüyorum, çok...

O olmasa belki çok daha geç haberim olacaktı, önce twitter'dan sonra blogdan okudum.

Gazeteci olan Tuna ARMAN, insan olabilme özelliği taşıyan herkesin duyduğunda, okuduğunda benimle aynı tepkileri vereceği durumlara artık dur diyebilmek için bir eylem düşünmüş.

Hayvanlara tecavüz, işkence gibi insalık dışı, hatta her türlü kavramın dışında kalan durumlar için hükümetin yeni bir kanunla ceza uygulamasını istiyor. Bugün hayvana yapan, yarın öbür gün mutlaka insan ve çocuklar üzerinde deneyecektir. Bu bir sapıklık, hastalık, iğrenç bir durum. Bu yaratıkların önü kesilmezse eğer çok daha ileri gidecekler, - ki gidiyorlar da zaten.

Tuna Hanım, Taksim'de bir oturma eylemi gerçekleştirecek. Sonrasında bir imza kampanyasıyla destek arayacak.

Bu durumu desteklemek için hepmizin de yardımı gerekiyor. Belki bazı blogcu arkadaşlarımız (sözüm meclisten dışarı, onların beni okuduklarını hiç sanmıyorum ama) bugün 'ne giydim?' ya da bilmem hangi modacı uyduruk bir çantayı bilmem kaç dolara satıyor?' yazıları dışında gerçekten bir canlının hayatını değiştirebilecek birşeye de dokunmak ister. Her birimiz kendimize göre bir sürü okura ulaşabiliyoruz.

Ben de bu eylemi sonuna kadar destekliyorum ve üyesi olduğum tüm sosyal ağlardan da duyuruyorum. Lütfen destekleyin olur mu?

İçerisinde Tuna ARMAN'ın konuyla ilgili mini bir röportajının bulunduğu site; http://www.dostlarimizicin.com,

Facebook sayfası; burada,

Twitter için ise buraya tıklayabilirsiniz.

Herkesin içerisinde azıcık merhamet olabileceği günler diliyorum... Sevgiler.

7 Tem 2010

Süper İlgi

Geçen gün Sevil'e uğradım, Chanel'in nil yeşili ojesinden üretmişler, rafta gözüme çarpan benzer renk bir Chanel ojeyi gösterip elinizde var mı diye sordum.
- Haaa bu renk yok yanlız, dedi kadın.
- Nasıl yok? En son baktığımda vardı, işte bu nil yeşili rengi, dedim.
- Bunun numarası (atıyorum) 525, sizin söylediğiniz 522 gibi birbirine çok yakın iki rakamdan bahsederek olmadığını söyledi.
Ben de dedim ki, 'tam numarasını bilmiyorum işte, böyle bir renk, aynı bu tonlarda'.
Bön bön suratıma baktı, 'yok heralde' dedim.

'Evet' dedi, döndüm tam çıkarken kasadaki adam konuştuğum kadına 'nil yeşili var ya bizde' dedi. Diğer numara takıntılı olan ise 'biliyorum ama o bu değil, bilmem ne numarası' dedi.

Hasta mıdır nedir, sanki her gelen numarasını bilmek zorunda! İnsan onu da gösterir, bu var arzu eder misiniz diye sorar. Böyle mi mağazacılık yapıyorsunuz siz? Amacınız müşteriye yardımcı olmak değil mi? Ben hem numarasını hem markasını bileceksem, bari mağazadaki yerini de bileyim de gidip kendim alayım. Sen de evinde paşa paşa otur.

Aynı gün Sephora'ya da uğradım, iki saat 'kasaya bakar mısınız' diye bağırındıktan sonra bir hanım geldi ağır aksak. Üç parça şeyin işlemi kırk saat sürünce, etraftakilere bakınmaya başladım. Bir paketi merak ettim, bu nedir diye sorduğumda aldığım yanıt aynen bu oldu,
- Kirpik uzatıcı, alacak mısınız?
- Hönk!
Nasıl yani? Önce ne olduğunu bir kavrasaydım, arasında bir nefes kadar boşluk bırakılmadan söylenir mi böyle alacak mısınız diye?
Yani diyorsun ki, beni uğraştırma, ne soruyosun. Alacaksan al, almayacaksan anlatmayayım.

Her iki mağazanın da elemanlarının hastasıyım, o kadar hoş muamele gördüm ki şayet mümkün olsaydı bundan sonraki market alışverişlerimi bile oralarda yapmak isterdim.
Hiç olmadı bana böyle saçma sapan davranan iki görevliden en az biri bana Migros'ta eşlik etsin, müdürlerinden rica ediyorum.
Hoş bunlar böyleyse üstleri nasıldır diye düşünüyor insan, kendilerinden vazgeçtim müdürleri gelsin.

12 Haz 2010

Laga Luga

Knorr mudur nedir, bi tavuk suyu tableti reklamı var.
Kadın kendini mutfağa atmış dolapları karıştırıyor, 'bu gelin de nereye koydu tavuğu?' diye söylenirken, söz konusu gelin geliyor ve 'anneciğimmm tavuk burada' diye tableti gösteriyor.

Aklıma takılan birkaç şey var, bi kere o yaşlı olan tavuğu niçin buzdolabı yerine tabak&çanak tıkıştırdığımız yerlerde arıyor? Zira kendisi bozulabilen bir yiyecek türüdür, pişirdikten sonra kim tabak dolabına tavuk koyar? Bu durumda eğer gelin bu denli mal ise, kaynana hanım oğlunu, torununu falan kapsın götürsün o evden. Her an 'besin zehirlenmesi' tehlikesi altındalar.

Diğer takıldığım şey ise (herzamanki gibi) gelin&kaynana&anne mevuzusu. Ayol o kocakarı az evvel 'bu gelin de nereye koymuş acaba hımmm?' diye hin hin dolanıyordu ortalıkta, yalaka gelin ise 'anneciğimmmm' diye atladı. O sana gelin diyor sen niye anne diyorsun? Hoş o sana gelin demese de sen niye anne diyorsun ya, o da ayrı bir mesele.

Seviyorsanız sevin bir diyeceğimiz yokta, anne demeyin yahu. Benim bile zoruma gidiyor. Kadın sizi o kadar taşımış karnında, ıkına kıkına doğurmuş, b.kunuzu temizlemiş, her türlü hayatını adamış. Sonra git kaynanana anne de, olacak şey mi? Valla ben anne olsam doğurdum büyüttüm demem, o satıcı kızımın saçını başını yolarım.

Bugün evde yalnızım, kocam olacak adam beni bıraktı da Eskişehirlere gitti. Okulunun bilmem kaçıncı kuruşuş yıldönümü müymüş neymiş?
Zaten bütün gün işte, ama uzakta olunca daha bir sıkıldım. Üfleyip püflüyorum, üzerime ağırlık çöktü. Çok mu belli ettim?

Bir de giderken bana 'bu gece çıkma olur mu ben şehir dılındayım aklım sende kalmasın' dedi. Gören de hergün eller havayadayım sanır. Ne zaman çıktım ki gece? Cık cık cık.

Tam yazıyı bitiricem dayanamayıp bunu da ekleyeceğim, şu elinde mikrofon dağ, bayır, çayır gezen belgeselcilerden o kadar nefret ediyorum ki, bunca yıldır verdikleri bıkkınlık sebebiyle yüzlerine tükürmek istiyorum.
Hep mi aynı olunur ya?

- Anneeem nassıııın?
- İşte bu eller yok mu bu eller, emektar emektaaar.
- Erkekler de kahvede he mi annem? Sizi çalıştırıyolar?
- Oooh mis gibi tarhana ooh.
- Gözleme de var mı annem? (bu aç versiyon, yüzyıllardır ağzına bi lokma koymamış sanki. ayı)
- Gelinle aran nasıl? Yardım ediyo mu sana?
- El salla annem.
- İşte Türk kadını bu sayın seyirciler.
- İnsanımız çok misafirperver (aç ayı karnı doydu ya. çoluğun çocuğun rıskını zıkkımlandı çünkü).
- Biz burada insanlık öğreniyoruz insanlık.
- Yatacak yerimiz yok desen var ya, herkes kapısını açar kapısınııı. İnsanımız böyle.

Ne salaksınız ya, içim bayıldı aynı cümlelerden üff.

Sonu da böyle havada kalsın, hadi hafta sonu güzel güzel gezin gayrı.

8 Haz 2010

Pasaj'dan İnciler

Şu sistemden çektiklerim?
Mesajlaşma sistemi sürekli hata veriyor, türkçe karakter yok, harf sınırlaması var, herşeye otomatik yanıt geliyor.
İlgi & alaka sıfır, sinir stres kaynağı bir yer.
Buyurun size birkaç komik şey. Okuyun gayrı.



büyükleri için üstüne tıklayın dememe gerek var mı? yok yok. herkes gayet akıllı zaten...

30 May 2010

Ordan Burdan,Öylesine.

Dün bloğuma bir link eklemek için girdim, gözüme ilişiverdi Allah Allaah bir gariplik var sanki. Ne acaba?
Sonra bir baktım, 'hıı evet gerizekalıcım hala kar yağıyor...' dedim kendi kendime.
Haziran gelmiş çatmış, herkes sıcaktan yanıyor benim bloğumun boynu bükük, öksüz, zavallı, bakan yenileyen kimsesi yok.
Neyse oturdum beş dakikada beşiktaş şeklinde azıcık renklerle oynadım, bir-iki çiçek serptim. En önemlisi karları kaldırdım, azıcık düzeldi. Zamana ayak uydurdu.

Sonra yerli malı yurdun malı dizilere takılıyor da gözüm, sürekli bir atraksiyon, hep bir sorun, kaçamak, silah, uyuşturucu, tecavüz, aldatma, trafik kazaları, kurşunlar, gaz zehirlenmeleri, uçurumlardan atlayıp intahar etmeler, çocuk kaçırılması, işkence, istenmeyen gebelikler, yok sendendi yok ondandı muhabbetleri, geri dönülen eski sevgililer, akılda kalan yeniler, ölmüş ama dirilenler vs vs...

Bu arada tüm bu saydıklarım Kurtlar Vadisi'nden değil, hayatımda bir defa bile izlemedim. Ne olur ne biter bilmiyorum.
Normal diziler bunlar, konuları güya günlük hayattan alınanlar.

Yahu şimdi soruyorum, böyle strese, sıkıntıya kalp mi dayanır kardeşim? Tak der gider insan yığılır bir yerde. Amma çok şey üst üste oluyor anlamış değilim. Ben kocaman bir gün içerisinde iki kere trafikte sinirlensem, bir defa markette önüme geçip hakkımı yeseler, otoparka girsem yer bulamasam çıldırıyorum.

Vay arkadaş! Bu ne metanet, ne dirayet, ne sağlık, ne sıhhat. Tü tü tü diyesi geliyor insanın. Sıyırmamak elde değil, takdir ediyorum hepsini. Sezon sonlarına gelinse de azıcık rahat nefes alsalar diyorum.
Hoş sen 9 ay her bölüm binbir sıkıntıyla boğuş, sonra yan gel yat 3 ay Bodrum'a falan git. Vallahi boşluktan sıyırmazlarsa ne olayım.

Bu arada şimdi bakıyorum da, Okan çok pis gözüküyorsun, mağara adamı gibisin. Alnın terliyor, o saçlar düşüyor yapış yapış ıyyyyk!
Haftanın üç günü de Türkiye'nin en çirkin erkeklerinden birini, sürekli terden yapış yapış halde televizyonda görmekten fenalık geçirmek üzereyim. Film seslendirmeleri, reklamlar, her saniye tv programları. Okan olmasa Türkiye'nin hali nice olacakmış kim bile?

Neyse, haydi iyi geceler gari.

20 May 2010

Yine Ben... Yine Unuttum...

Flickr, Etsy, Twitter, Skype.

Bu dört siteden bana şöyle bir mesaj gelmesini bekliyorum, 'pardon ama, siz salak mısınız?'.
Vallahi sorsalar şunu, diyecek tek sözüm, sokacak tek lafım, müşteri her zaman haklıdır laga lugasına gram yüzüm yok.

Bir insan hergün mü şifresini unutur kardeşim? Hemen her sabah 'şifremi unuttum' butonuna tıklıyorum. O kadar çok sitede, öyle çok şifrem & kullanıcı adım var ki, şaşırmış kalmışım.
Ne zaman yenisini yaratsam, 'bak bu süper oldu kesin aklımda kalacak' diye saçmalıyorum, ama nerdeee?

Bir de, şifrenin son hanesini bile yanlış yazsam hobaaa hepsini silme saçmalığı yaşıyorum. Hayır eminim de üstelik, en son yazdığım yanlış. Baştakine niye güvenemiyorsam?

Yok gerçekten salak değilim, biraz B12 eksikliği, biraz vertigo tetiklemesi, biraz sinir&stres, biraz yorgunluk, sıkıntı, sıkılmışlık, bıkmışlık, öğk gelmişlik, 'hay Allah herşeyi kahretsin bıktım be'cilik iş&güç...
Eee daha ne olsunmuş canım?

18 May 2010

Tekerlek Kafa

Şu yüzünü saklayan bloggerlardan fenalık geldi!

Madem göstermek istemiyorsunuz çekmeyin fotoğrafını o zaman. Sanki kafanıza silah dayayan var, ondan sonra yok uçan daire, yok tekerlekli sandalye lastiği, yok arı göbeği gibi salak nesneleri koyuyorlar iyice görsellikten uzak pis pis görüntüler çıkıyor ortaya.

Hoş belki de haklılar, yüzlerini saklamasalar çok daha kirli gözükebilir bilmiyorum ama, yüzünü göstermemek herkesin hakkıdır. Ben de yolda tanınmak istemem açıkçası, ama o zaman düzgün kadrajlar ayarlayın da gözükmeyin kardeşim.

Üf, çok meraklıydık sanki saklaya saklaya bi hal oldunuz.

5 May 2010

Günün Manasızlığına ve Önemsizliğine Uygun Bir Yazı

2010 yazılarıma bakıyorum, -ki benim için çok kolay oldu. Neden derseniz,
- Ocak 9,
- Şubat 6,
- Mart 5,
- Nisan 3.
Hani Öss'de falan olur ya bu tarz matematik soruları, 'sizce bu sıralamanın devamı nasıl olmalı?' gibi. Diyorum ki, Mayıs 2, Haziran 1, Temmuz 0 mı acaba? Bakalım, belki ilhamiler gelir.

Başıma bi sürü abidik gubidik olay geliyor da, yazmak aklımın köşesinden bile geçmiyor. Hayrettin...


Bu arada bahar gelmiş arkadaşlar, benim haberim yok. En son pazar günü dışarı çıkmıştım, (o da yine günler sonraydı) galiba bir daha çıktığımda herkesi şortlarla falan göreceğim. Babetlerimi hiç çıkartmadan şıpıdak parmak arası terliklerime mi geçiş yapacağım acaba?
Ne demiş rahmetli Sabancı, 'çalış, çalış, çalış'. Çalışta, mevsim geçişlerinden bile bi haber olduk arkadaş. Balkonda mı çalışsam, ne yapsam?

Zaman nasıl geçiyor hiç anlamıyorum, ancak perşembeden perşembee Aşk-ı Memnu oynayınca 'anaaam ne zaman bir hafta olmuş yahu?' diye uyanıyorum. Mesela bir sene neredeyse geçmiş bile, bizim evlilik yıldönümümüze az kaldı. Yeni bir liste hazırlamak lazım, ne istesem ki acaba?

Bu arada bir ton aksilikte beni bulmadı değil, aldığım aptal bi malzeme yüzünden bir tam gün boyunca yaptığım bütün kolyeler mahfoldu. Şu an hiç biri yok, bugün ya da yarın gidip adamın kafasına fırlatmam gerek. Canım da hiç kavga etmek istemiyor, umarım adam da benim gibi düşünür. Zaten tek kaşımı kaldırıp bi baksam Allaaah! Eşim diyor ki 'sen birine laf sokmaya gör, 15 gün tuvalete çıkamaz'. Doğru mu acaba? Arkadaşımın da dediğine göre, onun bir de diğer versiyonu varmış. Yani 15 gün tuvaletten hiç çıkılmayabilirmiş. Herhalde bünyeden bünyeye değişiklik gösteriyor bu durum. Yine de işin ucu tuvalette bitiyor, o kesin.

Belki bu durumun birilerine faydası dokunur. Nasıl dersen, hele bi dinle.
Geçen gün Hindistan'a benzeyen güzide ve pis semtimiz Eminönü'ndeki bir dükkanda kasanın yanında dururken, memeleri muhetemelen 350 ölçüsünde olan, saçları aslında siyah ama sarıya boyamış, diplerden pis pis çıktığı ve aktığı için bok rengine dönmüş olan gerizekalı çingen karı beni bi itttirdi, masaya yapıştım. O an öyle sinirlendim ki, kadına 'ne itiyorsunuz? buradan nasıl geçeceksiniz ki?' dedim.

Aslında normal bir cümle değil mi? Fakat az evvel anlattığım özelliklerle birleşince, yaptığı hareket karşısında 'buyur ablammmmm yollar sana kurbaaan olsun' falan demek lazımdı ki bana dalmasın, ağzımı burnumu dağıtmasın.
Ben ne yaptım? Tek kaşımı kaldırıp, en pis bakışım, sert ve yüksek ses tonumla o memelerin sahibine diklendim. İyi halt ettim.
Gayet Tayyip bir yaklaşımla, 'sen de çekilseneee' dedi. Bi yerde 'malzemelerini de al git' demek yani, öyle sanıyorum.
'İnsan bi pardon der, nasıl göreyim ki sizi. Arkadan geliyorsunuz' dedim. Tayyibe iyice sinirlendi, oracıkta yolacak beni. Arkadaşım beni dürtüyor susayım diye, zaten dirseğinin değdiği bölge morardı sonra. Nasıl bir tehlike alarmıysa. Ben sallamadım tabi, kan beynimde.
'Hoş görülmeyecek gibi de değilsiniz ama, nasıl olduysa artık' dedim.

Çok salağım ha, gerçekten. Ne cesaret sen o lafı söylüyosun ki, bi de kadın dibimde, fısıldasam duyacak. Ama ben bir de bağırıyorum yani. Hani Sevda Demirel'in Hande Ataizi'ne attığı tokat gibi, ya da Medyum Memiş'in Keko'ya gömmesi gibi... İşte o tarz bir tepkiyle karşılaşmadıysam Allah'ın sevgili kuluyum demektir. Hayır benim Keko'ya benzediğimden değil, karı Memişimsiydi... Bir Sevda Demirellik asabiyet mevcuttu karıda, hoş O'nun da bir defa yanımdan geçerken bana çarpmışlığı vardır, Cadde Accessorize'dan Taksim Accessorize'a fırladım desem, inanın pek sevgili okuyucularım. O kolumu tam randımanlı kullanamıyorum yani, öyle söyleleyim. Kadının ruhu bile duymadı, orası ayrı.

Konumuza dönelim, bu söylemim karşısında kasadaki iki zavallı amcacıkta bana kaş göz yaptılar, belki de 'kaç' 'göt yapmış olabilirler. Hani kaç, az sonra götüne yicen tekmeyi manasında? Olabilir mi?
Kaçmadım tabi, olay mahalini terketmedim, karı da söylediğimi duymadı yırttım. Yoksa şu an bunları size yazamıyor olabilirdim.

Durumun birilerine faydası olabilir demiştim başta, yani tuvaletten 15 gün çıkamama durumu bu teyzeye yaramaz mıydı? Belki azıcık zayıflardı fena mı?

Üff yazdık bişeyler ama sonunu nasıl bağlayacağım şimdi? Üstelik düşünmek için zamanımda yok pek, kalkıp yine çalışmam lazım. Bir defalığına da siz uyduruverin olur mu?

23 Nis 2010

Freelance'in Türkçe Meali, Çalıştığın İçin Suçluluk Duyma Durumu.

Freelance olarak evden çalıştığım için kimse işime saygı duyumuyor, ben bunu anladım.

Son haftalarda üzerinde çok vakit harcamamı gerektiren, aynı zamanda sözleşmesi vesilesiyle cezai şartları da imzaladığım bir işle uğraşıyorum. Sabahtan geceye kadar çiziyorum, araştırıyorum, beğenmeyip atıyorum, yenisine başlıyorum. Eskiden beri hayalini kurduğum bir iş aynı zamanda, beni benimle bir bıraksalar, aramasalar, sormasalar, gel demeseler, yap demeseler, huzurla ve mutlulukla işime konsantre olabilsem.
Çok şey mi istiyorum?

Evdeyim ya hani, kalkıp bir ofise gitmiyorum, patronum beynimi yemiyor, trafikte bütün iç organlarım yer değiştirmiyor ya, benimkisi işten sayılmıyor.
Zaten uyuduğunuz odanın tam yanındaki ofisinizde çalışmak çok zor. Size bakan adi çamaşır&bulaşık ikilisi, akşam yemeğine ne pişirsem sıkıntısı, televizyondaki bir filme takılıp saatleri unutma salaklığı, internette azıcık araştırma yapayım diye oturup nasıl akşam olmuş anlayamama kekoluğu durumlarıyla mücadele ediyorum.
Hava güzel oluyor, ayyy atlayayım arabaya çimenlere yayılayım, uyuyayım moduna giriyorum.

Nasılsa patronum yok başımda, istediğim dakika çıkabilirim ofisimden. Az eksik var evde markete uğrayayım, eve iki adımlık Migros'a mı gitsem, yoksa alışveriş merkezindeki Carrefour'a mı rotayı çevirsem? Hadi azıcık D&R gezerim, yeni çıkan kitaplara bakarım, aa Accessorize'a neler gelmiş bakayım iki dakika, dur şu Bershka'ya da bi uğrayayım, Mac zaten yolumun üstü derken toplamda yarım saatte bitirebileceğim basit bir Migros alışverişini 3 saate çıkarıyorum.

Yaklaşık bir yıldır bu şekilde çalışma gayretinde olduğumdan alıştım sayılır, eskisine göre içimdeki dünyevi isteklerle daha kolay başa çıkabiliyorum.

Fakat gel gör ki, yeni moda, 'aaa işin hala bitmedi mi?' cümlesi. Bitmedi abicim! Bitmesi mi gerekiyordu?!

'Yok' deyince de bozuluyorlar haa, diyemezsin. Sen kimsin ki işini bitiremedin hala, hım? Ne zaman nereye çağırılırsan gideceksin, sana her buyurulan işi gık demeden yapacaksın, kimi kıçının keyfine birşey ister, kimi iş buyurur kafasına göre. Her türlüsü mevcut bende.
Yapacaksın!

Misafirliğe mi davet edildin? Gideceksin! Sen kimsin ki sana sorulmadan, gidip gidemeyeceğin belli olmadan hazırlanmış yemekler için hemen harekete geçmiyorsun? Hım?!
Kimsin ki sen, sadece can sıkıntısını dağıtmak için arayan arkadaşlarınla buluşmuyorsun?
Kimsin, kim? Yap denildiğinde yapacaksın.
Ama aynı zamanda işini gücünü de bitireceksin. Adam olacaksın adam. Vaktini düzgün kullanacaksın. Gündüzleri ve akşamları sana buyurulanları yerine getir, gece de otur sabaha kadar ne iş yapacaksan yap. Bu kadar basit!

Vallahi o kadar sıkıldım, içime öyle fenalık geldi ki neredeyse çalıştığım için suçluluk duyacağım.
Ben kötü birşey mi yapıyorum acaba? Yanlış mı? Adi bir insan mıyım diye kendimi sorgulamaya başlayacağım... Neden yeteneklerimi, becerilerimi, vaktimi sorgusuz sualsiz herkesle paylaşmıyorum? Kötüyüm, evet! Allah canımı alsın benim! Çok kötüyüm!

Size son birşey söyleyeyim mi? Bütün bu hengamenin içinde benden akşam yemeği bile beklemeyen, gık demeyen, her türlü işime gücüme yardım etemeye çalışan kişi eşim. Aslında O'nun bıdı bıdı yapması gerekmez mi?
Yapmıyor, aferin O'na.
İşlerim bitsin, ilk fırsatta akşam yemeğine makarna pişireceğim canım. Merak etme.

13 Nis 2010

Minicik Bir Yalan, Olmaz Mı?

Blog Ödülleri'nin web sayfasını tasarlayan canım eşime çok yalvardım, 'azıcık katakulli et, bana bi ödül verdir forsum olsun, hadi beaaa, nolurdu sanki, lütfen lütfen lütfen' diye.

Olmazmış, öyle numaralar yapamazmış, ayıpmış, cartmış curtmuş, söylemem bile yanlışmış, o ekiple ciddi bir iş ilişkisi varmış, nasıl teklif etsinmiş, ne ayıpmış falan feşmekan.
'Sen ara bana ver telefonu, teklif etmezsem ne olayım' dedim, yine kızdı...

'Herkes neler yapıyo akıllım' dedim, 'değişik mail adresleri alıp kendi kendini izleyenler mi dersin, adsızdan yine kendi kendine yorum yazıp acıtasyon yapanlar mı dersin'.
'Bize ne?' dedi, her dedikoduya şalterlerini kapatmış erkek gibi beni susturdu.

Alemin namuslusu bi biziz anasını satiim, ne dedikodu yapabiliyoruz ne iki yalan söyleyebiliyoruz.

Olmadı, olamadı... Yaptıramadım...
Şimdi alnının teriyle kazanacak olana, hakkımı helal etmiyorum...

Hıh!

10 Nis 2010

Gagalı Tavşan

Kadın milleti enteresan anacım, nerede abidik gubidik birşey var, biz buluruz. Saçmalama kapasitemiz çok yüksek.

Bugün toz ve pislik içerisindeki yamulmuş kumaş parçaları satışında rekorlar kıran cuma pazarı'ndaydık, arkadaşım kendini kaybetmiş şekilde toz soluyup hapşırırken ben de etrafı süzüyordum. Hemen yanımızdaki tezgahta tahminen 50'li yaşlarında olan iki kadın var, cins cins bakıyorum. Tekinin avucunun ortasında pis pis yünlerden yapılmış yamuk yumuk bir ponpon, ama gayet şefkatle tutuluyor, incinmesin diye (burada anaç duyguları devrede), diğeri 'ayyy hiii ne olacak buu?' diye sırıtarak soruyor. Ponponu seven de, 'tavşan yapıyorlar bunlardan' diyor.
'Hı??'
Yanındaki de, ben de aynı tepkiyi verdik, 'ne??'.

Devam etti, 'gaga koyuyorlar bir tane, iki de göz. Al sana tavşan' derken gözlerinin içi parlıyordu. Evet, onca tozun pisliğin içinde bile o ışığı gördüm!
50'lik teyzem diy yaptı iki dakikada, helal olsun. Sonra birkaç ponponu daha güvenli ve şefkat dolu avuçlarına alıp, gittiler.

Düşündümde, ne işe yarayacak o ponpon tavşan?
Bir gagası ve iki gözüyle sana ev işlerinde yardım mı edecek? Hergün üç çeşit yemek mi pişirecek? Haftalık erzak alışverişini mi yapacak? Toz mu alacak, evi mi süpürecek? Bari bulaşık makinesini boşaltsın her sabah, olmaz mı?

Lütfen daha manalı işlere yönelelim, ırk olarak... Madara oluyoruz erkek kısmına.
Lütfen dedim bak...

26 Mar 2010

Okulumuza Tuvalet Kampanyası

Bloğuma bakıyorum da, bu ay sadece 4 yazı girmişim. Cık cık cık, kızdım kendime.

Gösteriyor ki gerçekten sıkıldım ben bu işten, düşünüyorum da ben bişeyler saçmalıyorum, sonra birileri gelip yorum yazıyor, cevaplıyorum. Eee, yani? Ne oluyor ki? Blog yazmak saçma birşey değil mi yahu?

Amaaan zaten bahardan mıdır nedir herşey sıkıyor.

Ben bazen böyle salak salak düşüncelere dalarım, mesela geçenlerde eşime dedim ki, 'ya ben tek başıma bir yere gidiyorum mesela. Şöför koltuğuna oturmuşum, ee arkadaki 3 kişilik yer boş, yanım boş, bagaj boş. Ne demeye gereksiz yere kendimle birlikte gezdiriyorum ki o kısımları?'.

Evet evet beni havalar çarptı gerçekten.

Düzenli olarak yaptığım tek şey deli gibi God Of War oynamak ve yine deli gibi gezmek. Eh arada buna da ihtiyaç var demek ki.

Hımm ayrıca üniversite zamanından beri hep yapmak istediğim, hayalini kurduğum tarzda bir projeyle ilgili çalışıyorum. O ayrı bir mutluluk benim için. Bittiğinde paylaşacağım diğer bloğumda.

Aslında Edoş'un duyurduğu şu haberle ilgili yazmak için gelmiştim, nerden nereye uçtum gittim.


Erzurum Karayazı ilçesinin 8 km uzağındaki Karaağıl köyündeki Karaağıl İlköğretim Okulu'nda tuvalet yokmuş arkadaşlar. Ben de diyorum ki, eğer hala okullarda tuvalet yoksa, ülkemi bu hale koyanların da yatacak yeri yok!

Edoş'umun yazısına bakarsanız detaylı bilgileri öğrenebilirsiniz.

Kalın sağlıcakla...

12 Mar 2010

Önemli!

Bu güzel oğlana bir yuva aranıyor.
İlgilenenler Fotoğraf Penceremden bloğunun cici sahibi Ceyda'nın yazısına bakabilir.
Belki siz değil ama tanıdığınız biri bu güzellikle yaşamak ister...

Düşünceli, çevresine duyarlı ve sevgi dolu olduğunuz için hepinize şimdiden teşekkürler, bol mırmırlı iyi haftasonları.


Rüya

Geceleri berbat uyuyorum, her sabah çok yorgun uyanıyorum ve ardı arkası kesilmeden gördüğüm rüyalardan BIKTIM!
Bu nasıl bir uykudur Allah aşkına, bir gecede kaç rüya görülür ve nasıl hiçbiri akıllı mantıklı olamaz?

Önceki gece Bal balkonda sigara içiyordu, öyle söyleyeyim gerisini siz tahmin edin. Çıkmış dışarı, tombik patisiyle tutmuş, sonunu getirmiş bi de içe içe. Kızım bırak dememe kalmadan kalanını yuttu! Ay kafayı yiyecektim!

* Sonra bir gece Kardashian spastikleri bize gelmiş (saçlarını başlarını nasıl yolmadım hayret).
* Başka birinde eşim İstanbul'da iş bulamamış Ankara'ya gidiyor (ayol adamın kendi işi var burada, ne oldu ne bitti anlayamadım). Bana da hediye olarak hard disc almış (bari pembe olsaymış).
* En sevdiğim allık fırçam bozulmuş (Allah'ım sen aklıma mukayet ol, ne büyük bir travma!).
* Hemen her gece arabanın frenleri bozuluyor ben ööyle uçuyorum.
* Arkadaşımın köpeği Badem bizim oluyor (kıskançlığın bu kadarı, nasıl göz koyduysam hayvana).
* Saçım bir gecede uzuyor, at kuyruğu yapılacak kıvama geliyor fakat ben yine kestirmek istiyorum.
* Boyadığım şu miniklerle yemekteyiz kıvamında bir yarışmaya katılıyorum, kısa bir sürede bitirmem gerekiyormuş. Yapabiliyor muyum? Tabi ki hayır.
* Yarıyıl tatilinde bize gelip kalmış, sonra evden eşyalarımı çalarak gitmiş ergenlik arkadaşımla birlikte gezmeye gidiyoruz (kızı 5-6 senedir falan görmüyorum, nerden çıktı anlayamadım). Tabi ergen olduğumuzdan babamdan izin alıyoruz, koca moca yok o sırada. Uçmuş gitmiş.

Bunlar 2-3 gecedir gördüklerimden bazıları. Her zaman bu şekilde uyuyorum, üzerimdeki yorgunluğun haddi hesabı yok arkadaş.
Dün baktım, stresten ve psikolojik rahatsızlıklardan kaynaklanıyormuş (bunu biliyoruz zaten). Aslında hep görürmüşüz de, uyanmaya yakın kısmını hatırlarmışız. Ben her rüya arasında uyandığım, derin ve rahat bir uyku çekemediğim için hepsini hatırlıyormuşum.


Ooof of!

8 Mar 2010

Dizi Mi? Asla Böyle Banelleşemem!

Dizi izlemiyorum ben, belgesel kanalları dışında asla evde televizyon açmam. Kitap okurum bol bol, tiyatroya giderim...
Bu tarz entelektüel bir insanım, ailem, soyum sopum da bu şekil. Aynen... Annem, babam, kızkardeşim, eşim... Hepimiz birer belgesel ve kitap insanıyızdır.

Ya nasıl gülüyorum size, nasıl...

Bu dizileri kim izliyor acaba çok merak ediyorum. Geçenlerde kadın kaynayan bir foruma denk geldim, hatunun teki yazmış ki 'ayyyyyyyyyy cnbc-e'de olmasa ne izleyeceğiz biz? iyi ki var'.
Hahaha! Hadi lenn!
Bazı bloglara ne zaman baksam, 'aslında ben dizi izlemem ama geçenlerde rastladım Matmazel'in yakasındaki gül...' diye devam eden cümleler okuyorum. Ya izliyorsan izledim de kardeşim, ne olacak, alnına kara leke mi sürülecek?

Aklıma takılan başka bir konu da kültürün, burjuvalığın dibine vurmuşsunuz (?!) fakat hala anadilinizi düzgün yazamıyorsunuz be güzel blogcu arkadaşlarım. Nereye gitti onca okunan kitap? Cin Ali serisini mi okudunuz o kaliteli zamanlarınızda? O bile birşeyler katar insana... Demek ki neymiş? Ne kadar okursanız okuyun -ki şüpheliyim, insanda beyin olmayınca bi halta yaramıyormuş.
Okuma bence, dizilere vur kendini. Gerçekten...