23 Ara 2010
Yeni Yıl Falan Filan
Süslemeleri, ışıklandırmaları, sokakların rengarenk olmasına bayılıyorum, ama tam olarak neyi kutluyoruz hala anlayabilmiş değilim. Büyük ihtimalle kutlayan herkeste tam bilmiyor ama bir ışıl ışıl olma durumu, fındık fıstık, kırmızı don, bol içki, kalabalığın sokaklara doluşması, bir sürü mini etekli kızın yine ve yeniden taciz edilmesi, aynı gecede televizyona ülkenin bütün iğrenç ve kıro şarkıcılarının doluşması, sibel can'dır, muazzez ersoy ya da abacı'dır falan feşmekan hayatlarımıza değişik renkler serpiştiriyor.
Bana kalırsa tam bi saçmalık...
Bana kalırsa o süsler var ya, hah işte onlar her zaman sokaklarda olmalı zaten, şehirlerimiz pek bir pis, sıkıcı, heryer çöplerle dolu. O ışıklar var ya hani mavi, kırmızı, sarı yanıp yanıp sönen, işte onlar hep kalsın bana kalırsa. Yılbaşının tek sevdiğim yönü de bu.
Oluyor mu? Hayır. Ben ne yapıyorum? Kutluyor muyum? Hayır. Neyi kutluyoruz anlamadım ki eşlik edeyim...
Her neyse, bunca tantana, dünya bir tur daha döndü diye olan garip reaksiyonlar bir işe yarasın isterim. Yazılarını severek takip ettiğim Selin'in bu konudaki bikaç paylaşımını twitter'da elimden geldiğince yaymaya çalışıyorum. Bir de buradan yazayım istedim, yılbaşı hediyeleriniz Yedikule Barınağı'ndan olabilir. Bütün gelir o miniklerin, muhtaçların boğazından geçen ufacık birer lokmaya dönüşecek. Daha güzeli olabilir mi? Bence hayır.
İlgili linkler;
Barınağın bu
Selin'inkiler;
bu
ve bu.
Böyle blogları, böyle insanları öyle çok seviyorum ki... Keşke herkes elinden geldiğince birşey yapsa...
Haa elimizden gelen ot kombinim bok kombinim yazmak diyorsanız eğer, bir gün de yerine Yedikule kombinim yazsanıza görelim?!
30 Kas 2010
‘Kül’tür Başkenti
Haydarpaşa, meşale.
*
Buna derim ben...
‘Kül’tür başkenti diye!
*
Bakın, taa 17 sene önce Atatürk Havalimanı’nın girişindeki kavşağın ortasına bir heykel dikilmişti. Adı, İstanbul... Heykeltıraş Ümit Öztürk’ün, üç boyutlu çağdaş sanat eseriydi. 15 metre yüksekliğinde, bronz kaplıydı, eski uygarlıklara gönderme yapan bronz plakalar paslanmaz çelik vidalarla monte edilmişti, uzun beton blok Asya’yı, kısa olanı Avrupa’yı sembolize ediyordu, havalimanının önünde sergileneceği için, uçak kanadını andırıyordu.
*
Geçen sene, kavşak çalışması yaptılar, langır lungur kepçelerle daldılar, “bu ne burda, kazık gibi” diyerek, İstanbul’u anlatan, İstanbul heykelini yıktılar, yerle bir ettiler. Heykeltıraş Ümit Öztürk, tesadüfen oradan geçerken gördü ki, heykelinin yerinde yeller esiyor... Dava açtı.
*
Tutuştular... Heykeltıraştan özür dileyip, yenisini isteyeceklerine, taşeron müteahhide koştular, “sen yıktın sen dik” dediler, müteahhit de yıktığı heykelin yenisini dikti; bronz yerine teneke kullandı, paslanmaz vida yerine kaynakla tutturdu, eski uygarlıklara gönderme yapmak için de griye boyattı. Heykel mi? Heykel... Oldu sana, mis gibi çağdaş sanat eseri!
*
Kültür başkenti buydu.
*
Haydarpaşa’yı yaktılar.
‘Kül’tür başkenti oldu.
*
26 Kas 2010
Minnak İçin Yuva
Tipe bakar mısınız? Tam bi bebek, çok zararsız, koltuğa oturduğumda omzuma kıvrılıp uyuyo, masadayken kucağıma tırmanıp uyuyo, sıcak su torbasını koyuyorum altına uyuyo, koltuğa koyuyorum uyuyo, kutusuna koyuyorum uyumaya devam ediyo.Tam bir tuzluk, nerde bırak orada bulursun.
Yaklaşık 2,5-3 aylık bi kız. Çok sakin, sürekli tırıldıyo.
Evde iki kedim olmasa, bırakmam kimselere, ama bakamam hepsine birden ne yazık ki. Eşimin annesindeydi, kutunun içinde, kapağı da kapalı öyle bekliyodu. Ne bi hık ne bi mık, ses yok soluk yok. Dedim bizim sitede dursun, insanlar çok seviyo hayvanları bakarız el birliğiyle. Ama çok bebek, ve çok iyi huylu. Sokakta kalmasın bu bebek.
Yuvasını açmak isteyen olur mu? Lütfen benimle iletişime geçin, baktıkça içim eziliyo, nasıl koyarım bunu dışarıya?
Of ya, hayvan sevmeyene hayat ne rahat gerçekten!
Hadi siz de benim gibi sevin :)
16 Kas 2010
Cartoon Network&Lig TV
Varsa yoksa birinde cosmic temalı çizgifilmler, uçan kaçan varlıklar, diğerlerinde bok böceğinin yaşamından kesitler, köpek balıkları (ki izle izle sonra yazın denize giremiyorum), kelebeğin narin kanatları...
Hayvanları ne kadar sevdiğim aşikar, fakat inanır mısınız pazar kahvaltılarında bile maymun götü izliyoruz. Pek iştah açıcı olmuyor haliyle...
Oysa şimdi butun bunlar için Tanrı'ya şükrediyorum. Neden derseniz, amcamı ziyarete geldik ve TV'de maç var. Ne dedim ne ettimse kapattıramadım. İddasına göre en sevdiği yeğeni benim, fakat mezardan dedem bile gelse şu an kumandayı vermezmiş. Gelsin de o korkuyla nasıl üç buçuk atıp saliveriyo görürüm o zaman. Tabi bunu söyleyemedim.
Biz annemle içeri gidecekmişiz, küçük televizyonda ne istiyosak izleyecekmişiz.
'Alla alla siz gidin' dedik, orada lig tv yokmuş.
'E bize ne götürün' dedik, olmazmış. Nedeni yok, sadece 'olmaz'. Olsa şaşarım zaten. Güya misafrliğe gittik, varsa yoksa kakılmış gibi yemek yap, çay koy. Bi kumandaya gelince iş 'olmaz'. Biz diyo muyuz olmaz?
Ablamlarda da eniştem beyefendi kocaman tv'de maç izlerken zavallı kızkardeşim içeri oradaki 37 ekranla idare etmek zorunda kalıyor. Annemlerde desen, keza aynı.
Şu anda da uğultudan kafam kazan gibi oldu. Uuuuuu diye bagariyolar. Bok var ne bağırıyorsunuz onca adam birleşmiş hiç anlamam. Bu durumda anlamayışımı kendi zeka seviyeme değil, bağırışlarını onlarınkine bağlamayı tercih ediyorum tabi.
Neyse, uzun lafın kısası evi tıpkı diğer hemcinsleri gibi dağıtsa, zaman zaman istediğim kadar nazik ve benim gibi mükemmel olamasa da sırf maç izlememesi sebebiyle kocama olan hayranlığım arttı.
Halime oyle şükrettim ki tarifi mümkün değil. Sevgili Sponge Bob, Patrick, Kulak Jack, onun aptal arkadaşı, balina kardeşi, dünyanın en gereksiz karakteri Ben 10 ve daha niceleri hepinizi sevgi ve özlemle kucaklıyorum.
Tanrı Cartoon Networku kutsasin!
30 Eyl 2010
Yeni Yazı
Böyle de iyi aslında, yazdık yazdıkta ne oldu?
O zaman mutluydum yazmaktan, paylaşmakan. Şimdi gayet gereksiz buluyorum.
Arada şurada, bazen burada takılıyorum.
Merak edenler buyurabilir.
Sevgiler.
20 Ağu 2010
Soy Sop
Halbuki, ne hepimiz Ermeniyiz, ne de bir annenin Ermeni olmasıdır önemli.
Bakın, hazır “Soy önemli soyyy” diye bağırılırken, yaşanmış öykü anlatayım size.
Derviş Özer, tıp doktoru. Aynı zamanda, heykeltıraş. 90’lı yılların başı... Tatile giderken, Afyon’da mola verir. Çay bahçesine kalabalık bir grup insan gelir o sırada, üstleri başları perişan, alayı gariban, ağlamaktan gözleri şişmiş... “Hayrola?” der. Şehit cenazesi taşıyan köylülerdir.
O gün 3 yaşında olan ve ortalıkta neşeyle hoplayıp zıplayan kızına bakar, bir de köylülere... Bir yanda saçının telini dünyaya değişmeyeceği evladı, bir yanda evladını vatan için toprağa vermiş baba... Utanır...
“Bi şey yapmalıyım” der.
“Bu çocukları ölümsüzleştirmeliyim.”
“Şehit Ağacı” projesi hazırlar.
Terör şehitlerini künyelere yazacak, künyeleri ağaca takacak, çocukların birer yaprak gibi ebediyen salınmasını sağlayacaktır o ağacın dallarında...
Hayata geçirmek için aradığı fırsatı, anca 2003’te bulur. Resim Heykel Müzesi’nin açtığı yarışmaya katılmaya karar verir.
İstanbul’a gelir, künyeleri almak için Tahtakale’ye gider. Sorar soruşturur. Herkes aynı adresi verir. Ermeni bi usta...
Dükkana girer, anlatır.
O güne kadar hiç düşünmediği detaya dikkat çeker Ermeni usta, “Paslanmaması lazım” der, “Evlatlarımız ebediyete kadar ışıl ışıl olmalı.”
Olmalı ama, en pahalısıdır o bahsettiği künyeler, tanesi 1 lira 25 kuruş... “Ticari iş değil bu, takma kafana” der Ermeni usta, “Vatan işi” der... 5’te 1 fiyatına, kâr falan almadan, hatta zarar ederek, 25 kuruştan verir. 3 bin künye... “Haftaya gönderirim” der. Tam gününde gönderir.
Sonra, kısmet olmaz, araya başka işler karışır, hazırlandığı yarışmaya katılamaz heykeltıraş... Künyeleri paket halinde evinin deposuna kaldırır.
Taa ki, amacına ulaşacağı 2009’a kadar.
Ankara Kızılcahamam Belediyesi, Şehit Fatih Duru Parkı yapmaktadır. Başvurur... Belediye “Başımızın üstünde yerin var” der... Kurumuş bir sedir ağacı, gövde olur.
Ancak, bi sorun vardır.
Şehit sayısı 6 bini geçmiş, eldeki künye sayısı ise sadece 3 bindir.
Parkın açılışına yetişme kaygısıyla, İstanbul’a gelmez, Ermeni ustanın ismini telefonunu da kaydetmemiştir, internete girer, eksik künyeleri tamamlamak için askeri malzeme satan tüccarlarla temasa geçer. “Paslanmaz istiyorum” der. “Abi merak etme, künyenin kralı bu” garantisi verirler. Zaman dar... Ermeni ustanın 25 kuruştan sattığı künyeleri, 1’er liradan alır.
Tek tek isimleri yazar, takar sedir ağacının dallarına, Cumhuriyet Bayramı’nda açılışı yapılır. Medya ilk gün hücum eder, Türkiye ağlayarak seyreder, sonra unutulur gider.
Ve, kış...
Sadece tebrik yağmaz tabii.
Yağmur da yağar.
Şehit Ağacı’nın 3 bin yaprağı ışıl ışıl parlıyor hâlâ; gerisi paslandı...
“Vatan işi bu, evlatlarımız ebediyete kadar ışıl ışıl olmalı” sözü kulağında çın çın çınlayan heykeltıraş, ağlayarak, tek tek değiştirmek zorunda kaldı, Türk tüccardan aldığı künyeleri.
Bize de, bu satırları yazmak kaldı.
Yüreğimizdeki isyanla...
Soy sop filan değildir önemli.
Milleti kimin soy’duğudur.
Yılmaz ÖZDİL
19 Ağu 2010
Nefret
Sokaklarda dolanışılmıyor, herkes ter kokuyor. Parmağının ucunu bile suya sokmaktan korkan Türk milletinin pisliğinden nefret ettiğime karar verdim.
Asansörler bile leş gibi kokuyor, bu sıcakta, nefes nefese merdiven çıkmaktan nefret ettiğime karar verdim.
Her gece ayrı bi saçma sapan rüya görüyorum, uykuya dalmaktan bile nefret ettiğime karar verdim.
Blog ne kadar sıkıcı ve aptalca birşey ya, hem yazmaktan hem okumaktan nefret ettiğime karar verdim.
Hem ramazan hem sıcak birleşince sokakta manyak şöför sayısında patlama oldu, araba kullanmaktan nefret ettiğime karar verdim.
Bu bunaltıcı havada yemek yapmaktan, derecesi neredeyse 40 dereceyi bulan o mutfakta olmaktan nefret ettiğime karar verdim.
Aaaaaay herşeyden nefret ediyorum, kaçıyorum, gidiyorum. Eylül'ün 3. haftası nefret ettiğim herşeye geri dönüyor olacağım, bu fikirden bile nefret ettim.
Yokluğumu hissetmezsiniz bile eminim, zaten sesim soluğum çıkmıyordu. Öyle de devam etsin...
3 Ağu 2010
Onlar İçin Destek
O olmasa belki çok daha geç haberim olacaktı, önce twitter'dan sonra blogdan okudum.
Gazeteci olan Tuna ARMAN, insan olabilme özelliği taşıyan herkesin duyduğunda, okuduğunda benimle aynı tepkileri vereceği durumlara artık dur diyebilmek için bir eylem düşünmüş.
Hayvanlara tecavüz, işkence gibi insalık dışı, hatta her türlü kavramın dışında kalan durumlar için hükümetin yeni bir kanunla ceza uygulamasını istiyor. Bugün hayvana yapan, yarın öbür gün mutlaka insan ve çocuklar üzerinde deneyecektir. Bu bir sapıklık, hastalık, iğrenç bir durum. Bu yaratıkların önü kesilmezse eğer çok daha ileri gidecekler, - ki gidiyorlar da zaten.
Tuna Hanım, Taksim'de bir oturma eylemi gerçekleştirecek. Sonrasında bir imza kampanyasıyla destek arayacak.
Bu durumu desteklemek için hepmizin de yardımı gerekiyor. Belki bazı blogcu arkadaşlarımız (sözüm meclisten dışarı, onların beni okuduklarını hiç sanmıyorum ama) bugün 'ne giydim?' ya da bilmem hangi modacı uyduruk bir çantayı bilmem kaç dolara satıyor?' yazıları dışında gerçekten bir canlının hayatını değiştirebilecek birşeye de dokunmak ister. Her birimiz kendimize göre bir sürü okura ulaşabiliyoruz.
Ben de bu eylemi sonuna kadar destekliyorum ve üyesi olduğum tüm sosyal ağlardan da duyuruyorum. Lütfen destekleyin olur mu?
İçerisinde Tuna ARMAN'ın konuyla ilgili mini bir röportajının bulunduğu site; http://www.dostlarimizicin.com,
Facebook sayfası; burada,
Herkesin içerisinde azıcık merhamet olabileceği günler diliyorum... Sevgiler.
7 Tem 2010
Süper İlgi
- Haaa bu renk yok yanlız, dedi kadın.
- Nasıl yok? En son baktığımda vardı, işte bu nil yeşili rengi, dedim.
- Bunun numarası (atıyorum) 525, sizin söylediğiniz 522 gibi birbirine çok yakın iki rakamdan bahsederek olmadığını söyledi.
Ben de dedim ki, 'tam numarasını bilmiyorum işte, böyle bir renk, aynı bu tonlarda'.
Bön bön suratıma baktı, 'yok heralde' dedim.
'Evet' dedi, döndüm tam çıkarken kasadaki adam konuştuğum kadına 'nil yeşili var ya bizde' dedi. Diğer numara takıntılı olan ise 'biliyorum ama o bu değil, bilmem ne numarası' dedi.
Hasta mıdır nedir, sanki her gelen numarasını bilmek zorunda! İnsan onu da gösterir, bu var arzu eder misiniz diye sorar. Böyle mi mağazacılık yapıyorsunuz siz? Amacınız müşteriye yardımcı olmak değil mi? Ben hem numarasını hem markasını bileceksem, bari mağazadaki yerini de bileyim de gidip kendim alayım. Sen de evinde paşa paşa otur.
Aynı gün Sephora'ya da uğradım, iki saat 'kasaya bakar mısınız' diye bağırındıktan sonra bir hanım geldi ağır aksak. Üç parça şeyin işlemi kırk saat sürünce, etraftakilere bakınmaya başladım. Bir paketi merak ettim, bu nedir diye sorduğumda aldığım yanıt aynen bu oldu,
- Kirpik uzatıcı, alacak mısınız?
- Hönk!
Nasıl yani? Önce ne olduğunu bir kavrasaydım, arasında bir nefes kadar boşluk bırakılmadan söylenir mi böyle alacak mısınız diye?
Yani diyorsun ki, beni uğraştırma, ne soruyosun. Alacaksan al, almayacaksan anlatmayayım.
Her iki mağazanın da elemanlarının hastasıyım, o kadar hoş muamele gördüm ki şayet mümkün olsaydı bundan sonraki market alışverişlerimi bile oralarda yapmak isterdim.
Hiç olmadı bana böyle saçma sapan davranan iki görevliden en az biri bana Migros'ta eşlik etsin, müdürlerinden rica ediyorum.
Hoş bunlar böyleyse üstleri nasıldır diye düşünüyor insan, kendilerinden vazgeçtim müdürleri gelsin.
12 Haz 2010
Laga Luga
Kadın kendini mutfağa atmış dolapları karıştırıyor, 'bu gelin de nereye koydu tavuğu?' diye söylenirken, söz konusu gelin geliyor ve 'anneciğimmm tavuk burada' diye tableti gösteriyor.
Aklıma takılan birkaç şey var, bi kere o yaşlı olan tavuğu niçin buzdolabı yerine tabak&çanak tıkıştırdığımız yerlerde arıyor? Zira kendisi bozulabilen bir yiyecek türüdür, pişirdikten sonra kim tabak dolabına tavuk koyar? Bu durumda eğer gelin bu denli mal ise, kaynana hanım oğlunu, torununu falan kapsın götürsün o evden. Her an 'besin zehirlenmesi' tehlikesi altındalar.
Diğer takıldığım şey ise (herzamanki gibi) gelin&kaynana&anne mevuzusu. Ayol o kocakarı az evvel 'bu gelin de nereye koymuş acaba hımmm?' diye hin hin dolanıyordu ortalıkta, yalaka gelin ise 'anneciğimmmm' diye atladı. O sana gelin diyor sen niye anne diyorsun? Hoş o sana gelin demese de sen niye anne diyorsun ya, o da ayrı bir mesele.
Seviyorsanız sevin bir diyeceğimiz yokta, anne demeyin yahu. Benim bile zoruma gidiyor. Kadın sizi o kadar taşımış karnında, ıkına kıkına doğurmuş, b.kunuzu temizlemiş, her türlü hayatını adamış. Sonra git kaynanana anne de, olacak şey mi? Valla ben anne olsam doğurdum büyüttüm demem, o satıcı kızımın saçını başını yolarım.
Bugün evde yalnızım, kocam olacak adam beni bıraktı da Eskişehirlere gitti. Okulunun bilmem kaçıncı kuruşuş yıldönümü müymüş neymiş?
Zaten bütün gün işte, ama uzakta olunca daha bir sıkıldım. Üfleyip püflüyorum, üzerime ağırlık çöktü. Çok mu belli ettim?
Bir de giderken bana 'bu gece çıkma olur mu ben şehir dılındayım aklım sende kalmasın' dedi. Gören de hergün eller havayadayım sanır. Ne zaman çıktım ki gece? Cık cık cık.
Tam yazıyı bitiricem dayanamayıp bunu da ekleyeceğim, şu elinde mikrofon dağ, bayır, çayır gezen belgeselcilerden o kadar nefret ediyorum ki, bunca yıldır verdikleri bıkkınlık sebebiyle yüzlerine tükürmek istiyorum.
Hep mi aynı olunur ya?
- Anneeem nassıııın?
- İşte bu eller yok mu bu eller, emektar emektaaar.
- Erkekler de kahvede he mi annem? Sizi çalıştırıyolar?
- Oooh mis gibi tarhana ooh.
- Gözleme de var mı annem? (bu aç versiyon, yüzyıllardır ağzına bi lokma koymamış sanki. ayı)
- Gelinle aran nasıl? Yardım ediyo mu sana?
- El salla annem.
- İşte Türk kadını bu sayın seyirciler.
- İnsanımız çok misafirperver (aç ayı karnı doydu ya. çoluğun çocuğun rıskını zıkkımlandı çünkü).
- Biz burada insanlık öğreniyoruz insanlık.
- Yatacak yerimiz yok desen var ya, herkes kapısını açar kapısınııı. İnsanımız böyle.
Ne salaksınız ya, içim bayıldı aynı cümlelerden üff.
Sonu da böyle havada kalsın, hadi hafta sonu güzel güzel gezin gayrı.
8 Haz 2010
Pasaj'dan İnciler
Mesajlaşma sistemi sürekli hata veriyor, türkçe karakter yok, harf sınırlaması var, herşeye otomatik yanıt geliyor.
İlgi & alaka sıfır, sinir stres kaynağı bir yer.
Buyurun size birkaç komik şey. Okuyun gayrı.


büyükleri için üstüne tıklayın dememe gerek var mı? yok yok. herkes gayet akıllı zaten...
30 May 2010
Ordan Burdan,Öylesine.
Sonra bir baktım, 'hıı evet gerizekalıcım hala kar yağıyor...' dedim kendi kendime.
Neyse oturdum beş dakikada beşiktaş şeklinde azıcık renklerle oynadım, bir-iki çiçek serptim. En önemlisi karları kaldırdım, azıcık düzeldi. Zamana ayak uydurdu.
20 May 2010
Yine Ben... Yine Unuttum...
Bu dört siteden bana şöyle bir mesaj gelmesini bekliyorum, 'pardon ama, siz salak mısınız?'.
Vallahi sorsalar şunu, diyecek tek sözüm, sokacak tek lafım, müşteri her zaman haklıdır laga lugasına gram yüzüm yok.
Bir insan hergün mü şifresini unutur kardeşim? Hemen her sabah 'şifremi unuttum' butonuna tıklıyorum. O kadar çok sitede, öyle çok şifrem & kullanıcı adım var ki, şaşırmış kalmışım.
Ne zaman yenisini yaratsam, 'bak bu süper oldu kesin aklımda kalacak' diye saçmalıyorum, ama nerdeee?
Bir de, şifrenin son hanesini bile yanlış yazsam hobaaa hepsini silme saçmalığı yaşıyorum. Hayır eminim de üstelik, en son yazdığım yanlış. Baştakine niye güvenemiyorsam?
Yok gerçekten salak değilim, biraz B12 eksikliği, biraz vertigo tetiklemesi, biraz sinir&stres, biraz yorgunluk, sıkıntı, sıkılmışlık, bıkmışlık, öğk gelmişlik, 'hay Allah herşeyi kahretsin bıktım be'cilik iş&güç...
Eee daha ne olsunmuş canım?
18 May 2010
Mamıt, Kenyalıcan ve Tekoş
Evleri cadde üzeri, çıktıkları anda arabalarla karşılaşma tehlikesindeler. Minnacıklar, süt kokulular ve çok tatlılar.
Siyah beyaz olan Mahmut, ben Mamıt diyorum. Babasının kopyası, ismi de öyle :)Diğer siyah olan Kenyalıcan, kapkara olduğu için.
Tekir olan da çok sıcakkanlı, canayakın bir kedi. Hatta evlerinde tutmak istiyorlar onu, fakat zaten iki kedileri var...
Hayat onlar için çok zor.
Belki bir tanıdığınız ister, rica etsem yayabilir misiniz? Bloglarınızda yer verseniz?







Tekerlek Kafa
Madem göstermek istemiyorsunuz çekmeyin fotoğrafını o zaman. Sanki kafanıza silah dayayan var, ondan sonra yok uçan daire, yok tekerlekli sandalye lastiği, yok arı göbeği gibi salak nesneleri koyuyorlar iyice görsellikten uzak pis pis görüntüler çıkıyor ortaya.
Hoş belki de haklılar, yüzlerini saklamasalar çok daha kirli gözükebilir bilmiyorum ama, yüzünü göstermemek herkesin hakkıdır. Ben de yolda tanınmak istemem açıkçası, ama o zaman düzgün kadrajlar ayarlayın da gözükmeyin kardeşim.
Üf, çok meraklıydık sanki saklaya saklaya bi hal oldunuz.
5 May 2010
Günün Manasızlığına ve Önemsizliğine Uygun Bir Yazı
- Ocak 9,
- Şubat 6,
- Mart 5,
- Nisan 3.
Hani Öss'de falan olur ya bu tarz matematik soruları, 'sizce bu sıralamanın devamı nasıl olmalı?' gibi. Diyorum ki, Mayıs 2, Haziran 1, Temmuz 0 mı acaba? Bakalım, belki ilhamiler gelir.
Başıma bi sürü abidik gubidik olay geliyor da, yazmak aklımın köşesinden bile geçmiyor. Hayrettin...
Bu arada bahar gelmiş arkadaşlar, benim haberim yok. En son pazar günü dışarı çıkmıştım, (o da yine günler sonraydı) galiba bir daha çıktığımda herkesi şortlarla falan göreceğim. Babetlerimi hiç çıkartmadan şıpıdak parmak arası terliklerime mi geçiş yapacağım acaba? Ne demiş rahmetli Sabancı, 'çalış, çalış, çalış'. Çalışta, mevsim geçişlerinden bile bi haber olduk arkadaş. Balkonda mı çalışsam, ne yapsam?
Zaman nasıl geçiyor hiç anlamıyorum, ancak perşembeden perşembee Aşk-ı Memnu oynayınca 'anaaam ne zaman bir hafta olmuş yahu?' diye uyanıyorum. Mesela bir sene neredeyse geçmiş bile, bizim evlilik yıldönümümüze az kaldı. Yeni bir liste hazırlamak lazım, ne istesem ki acaba?
Bu arada bir ton aksilikte beni bulmadı değil, aldığım aptal bi malzeme yüzünden bir tam gün boyunca yaptığım bütün kolyeler mahfoldu. Şu an hiç biri yok, bugün ya da yarın gidip adamın kafasına fırlatmam gerek. Canım da hiç kavga etmek istemiyor, umarım adam da benim gibi düşünür. Zaten tek kaşımı kaldırıp bi baksam Allaaah! Eşim diyor ki 'sen birine laf sokmaya gör, 15 gün tuvalete çıkamaz'. Doğru mu acaba? Arkadaşımın da dediğine göre, onun bir de diğer versiyonu varmış. Yani 15 gün tuvaletten hiç çıkılmayabilirmiş. Herhalde bünyeden bünyeye değişiklik gösteriyor bu durum. Yine de işin ucu tuvalette bitiyor, o kesin.
Belki bu durumun birilerine faydası dokunur. Nasıl dersen, hele bi dinle.
Geçen gün Hindistan'a benzeyen güzide ve pis semtimiz Eminönü'ndeki bir dükkanda kasanın yanında dururken, memeleri muhetemelen 350 ölçüsünde olan, saçları aslında siyah ama sarıya boyamış, diplerden pis pis çıktığı ve aktığı için bok rengine dönmüş olan gerizekalı çingen karı beni bi itttirdi, masaya yapıştım. O an öyle sinirlendim ki, kadına 'ne itiyorsunuz? buradan nasıl geçeceksiniz ki?' dedim.
Aslında normal bir cümle değil mi? Fakat az evvel anlattığım özelliklerle birleşince, yaptığı hareket karşısında 'buyur ablammmmm yollar sana kurbaaan olsun' falan demek lazımdı ki bana dalmasın, ağzımı burnumu dağıtmasın.
Ben ne yaptım? Tek kaşımı kaldırıp, en pis bakışım, sert ve yüksek ses tonumla o memelerin sahibine diklendim. İyi halt ettim.
Gayet Tayyip bir yaklaşımla, 'sen de çekilseneee' dedi. Bi yerde 'malzemelerini de al git' demek yani, öyle sanıyorum.
'İnsan bi pardon der, nasıl göreyim ki sizi. Arkadan geliyorsunuz' dedim. Tayyibe iyice sinirlendi, oracıkta yolacak beni. Arkadaşım beni dürtüyor susayım diye, zaten dirseğinin değdiği bölge morardı sonra. Nasıl bir tehlike alarmıysa. Ben sallamadım tabi, kan beynimde.
'Hoş görülmeyecek gibi de değilsiniz ama, nasıl olduysa artık' dedim.
Çok salağım ha, gerçekten. Ne cesaret sen o lafı söylüyosun ki, bi de kadın dibimde, fısıldasam duyacak. Ama ben bir de bağırıyorum yani. Hani Sevda Demirel'in Hande Ataizi'ne attığı tokat gibi, ya da Medyum Memiş'in Keko'ya gömmesi gibi... İşte o tarz bir tepkiyle karşılaşmadıysam Allah'ın sevgili kuluyum demektir. Hayır benim Keko'ya benzediğimden değil, karı Memişimsiydi... Bir Sevda Demirellik asabiyet mevcuttu karıda, hoş O'nun da bir defa yanımdan geçerken bana çarpmışlığı vardır, Cadde Accessorize'dan Taksim Accessorize'a fırladım desem, inanın pek sevgili okuyucularım. O kolumu tam randımanlı kullanamıyorum yani, öyle söyleleyim. Kadının ruhu bile duymadı, orası ayrı.
Konumuza dönelim, bu söylemim karşısında kasadaki iki zavallı amcacıkta bana kaş göz yaptılar, belki de 'kaç' 'göt yapmış olabilirler. Hani kaç, az sonra götüne yicen tekmeyi manasında? Olabilir mi?
Kaçmadım tabi, olay mahalini terketmedim, karı da söylediğimi duymadı yırttım. Yoksa şu an bunları size yazamıyor olabilirdim.
Durumun birilerine faydası olabilir demiştim başta, yani tuvaletten 15 gün çıkamama durumu bu teyzeye yaramaz mıydı? Belki azıcık zayıflardı fena mı?
Üff yazdık bişeyler ama sonunu nasıl bağlayacağım şimdi? Üstelik düşünmek için zamanımda yok pek, kalkıp yine çalışmam lazım. Bir defalığına da siz uyduruverin olur mu?
23 Nis 2010
Freelance'in Türkçe Meali, Çalıştığın İçin Suçluluk Duyma Durumu.
13 Nis 2010
Minicik Bir Yalan, Olmaz Mı?
Olmazmış, öyle numaralar yapamazmış, ayıpmış, cartmış curtmuş, söylemem bile yanlışmış, o ekiple ciddi bir iş ilişkisi varmış, nasıl teklif etsinmiş, ne ayıpmış falan feşmekan.
'Sen ara bana ver telefonu, teklif etmezsem ne olayım' dedim, yine kızdı...
'Herkes neler yapıyo akıllım' dedim, 'değişik mail adresleri alıp kendi kendini izleyenler mi dersin, adsızdan yine kendi kendine yorum yazıp acıtasyon yapanlar mı dersin'.
'Bize ne?' dedi, her dedikoduya şalterlerini kapatmış erkek gibi beni susturdu.
Alemin namuslusu bi biziz anasını satiim, ne dedikodu yapabiliyoruz ne iki yalan söyleyebiliyoruz.
Olmadı, olamadı... Yaptıramadım...
Şimdi alnının teriyle kazanacak olana, hakkımı helal etmiyorum...
Hıh!
10 Nis 2010
Gagalı Tavşan
26 Mar 2010
Okulumuza Tuvalet Kampanyası
Gösteriyor ki gerçekten sıkıldım ben bu işten, düşünüyorum da ben bişeyler saçmalıyorum, sonra birileri gelip yorum yazıyor, cevaplıyorum. Eee, yani? Ne oluyor ki? Blog yazmak saçma birşey değil mi yahu?
Amaaan zaten bahardan mıdır nedir herşey sıkıyor.
Ben bazen böyle salak salak düşüncelere dalarım, mesela geçenlerde eşime dedim ki, 'ya ben tek başıma bir yere gidiyorum mesela. Şöför koltuğuna oturmuşum, ee arkadaki 3 kişilik yer boş, yanım boş, bagaj boş. Ne demeye gereksiz yere kendimle birlikte gezdiriyorum ki o kısımları?'.
Evet evet beni havalar çarptı gerçekten.
Düzenli olarak yaptığım tek şey deli gibi God Of War oynamak ve yine deli gibi gezmek. Eh arada buna da ihtiyaç var demek ki.
Hımm ayrıca üniversite zamanından beri hep yapmak istediğim, hayalini kurduğum tarzda bir projeyle ilgili çalışıyorum. O ayrı bir mutluluk benim için. Bittiğinde paylaşacağım diğer bloğumda.
Aslında Edoş'un duyurduğu şu haberle ilgili yazmak için gelmiştim, nerden nereye uçtum gittim.

Erzurum Karayazı ilçesinin 8 km uzağındaki Karaağıl köyündeki Karaağıl İlköğretim Okulu'nda tuvalet yokmuş arkadaşlar. Ben de diyorum ki, eğer hala okullarda tuvalet yoksa, ülkemi bu hale koyanların da yatacak yeri yok!
Edoş'umun yazısına bakarsanız detaylı bilgileri öğrenebilirsiniz.
Kalın sağlıcakla...
