23 Eyl 2008

Öylesine..

Of ya, bu havalar da ne böyle? Sıcak desen değil, soğuk desen o da değil.
Hırka giysem kalın, terliyorum, kısa kollu giysem ince, donuyorum.

Sıkıldım yani...

Trenchkot istetir bu havalar insana, gidip yağmur botu aldırır.
Başına durduk yere alışveriş açar. Halbuki hiç alışveriş yapasım da yok!??

Karar verdim en iyisi içine ince bir badi üstüne de fıstık gibi trenchkot. Önünden kemerini sıkıp, yakama da accessorize' dan aldığım gülllerden birini taktığım zaman hem mevsime uygun giyinmiş, hem de içimdeki moda canavarına bir nebze de olsa 'sus' diyebilmiş olacağım..

Evde de bir üşüyorum, bir terliyorum. Ay ne dengesiz bir hava, tam bana göre.
Bendeki dengesizlikte aldı başını gidiyor.

Dün gece neredeyse altı yıldır benimle olan balığım öldü. Çok üzüldüm.. Nedenini bilmiyorum, ama balığımın ölümünden eşimi sorumlu tutmak geldi içimden. Benim için kardeşinden bir akvaryum istemiş, yıllardır yalnız yaşayan balığıma da iki tane arkadaş almış.

O akvaryumda daha evvel yengeç besliyorlardı. O da öldü.
''Mikroplu akvaryuma benim balığımı neden koyuyorsun, kaç yaşındaydı o haberin var mı? Sen yokken o vardı bir kere'' diye çemkirdim.

Hatta bir ara hiçbir hayvanıma dokunmamasını, kedime de uzaktan bakmasını falan söyledim.

Kötü niyetli olmadığını biliyorum, tabi ki de balığım öldürmeye çalışacak hali yok.
Ama içimden bir ses yine de balığımın ölümünden o salak akvaryumun sorumlu olduğunu söylüyor. O içimdeki ses kimdir, titri nedir, biyolog mudur, neye dayanarak bana bütün bunları söylüyor bilemiyorum..
Ama şu an neden bütün balıklarım ölüyor diye de düşünmeden edemiyorum. Üstelik hiçbirinde benim bir suçum yok.. Bak, besle, büyüt, başkaları öldürsün...

Üniversitedeyken kendime bir japon balığı almıştım, tabi babam hayvan istemediğinden eve sadece kaplumbağa ve balık sokabiliyordum. Siyahtı, çok güzeldi.
Yıllarca yaşadı, koocaman oldu. Tatile gittiğimizde ablama bırakmıştım. Annem de eve getirirken onu kapalı birşeye koymaya üşenmiş, yol yakın diye fanustaki suyu azaltıp arabaya koymuş. Sona bir virajda dökülmüş, zavallı hayvanım da paspasın üstünde çırpınmaya başlamış..
Annem de koşup bir bakkaldan su almış, eve öldürmeden getirmeyi başarabilmişti.. Birkaç hafta sonra fanusu elinden düşürünce hayvan sürekli düşme çıkışlı bir beyin kanaması mı geçirdi bilmiyorum, birkaç gün sonra öldü...

Annem de hem çenemden kurtulmak için hem de üzülmeyeyim diye bana dün ölen balığımı almıştı.. Şimdi o da öldü. Yerine iki tane minnacık, salak balık kaldı. Neden bilmiyorum ama şu yenilere ilk günden ısınamamıştım. Hem zaten ben bir tane ve siyah alacaktım. Öyle sonradan gelmelere pek ısınamam, ya kendim alacağım yada öyle hayatımın çakma bir parçası olarak kalacaklar.

Acaba birilerine mi versem, yoksa 'üff bunlara da sinir oluyorum' deyip, istemeye istemeye bakmaya devam mı etsem?

Saçımı kestirdim, yine biraz kısa mı oldu ne? Hep aynı şey oluyor zaten, 'kısa olmasın' diyorum, ama saçım hep kestirdikten bir ay sonrasında falan istediğim boya geliyor..

Şu yemek yapmayı çok seviyorum ama ne yapacağımı düşünmekten bıktım ya, gerçekten.. Nasıl bir eziyettir bu? Aklıma birşey gelmiyor. Zaten yemek yemeyi hiç sevmem. Genelde yaparken doymuş oluyorum. Nedense masaya oturunca yiyesim gelmiyor.

İki akşamdır yine köpekbalığı belgeselleri izliyorum, salak mıyım neyim? Sinirim bozuluyor ama yine de meraktan çatlıyorum.
Hatta önceki akşam eşim ''biz manyak mıyız, neden daldık ki?'' dedi. Ben de ''nooldu? hani istanbul'a dönünce dalış kurslarına gidecektin?'' dedim. ''Hay aklıma tüküreyim, ne işim var benim denizin dibinde'' dedi, çok güldüm. Gerçekten de insan o anın ambiansıyla ve herkesin aynı deliliği yapıyor olmasının verdiği saçma bir cesaretle dalıveriyor. Halbu ki ne gerek var?

Belgeselleri izlerken içimden ''hadi bu yaz sezonunu da ölmeden atlattık'' dedim. Sanki okyanusta yüzdüm de.. Belli olmaz, herşeyin bir ilki vardır...

Hiç yorum yok: