29 Eyl 2008

Bazı İnsanlar Neden Daha Çok Üşür?

Hürriyet gazetesi bugün Toronto Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya yer vermiş. Nedense bazı üniversitelerde sürekli araştırmalar yapılır, o da ayrı birşey..
Görevli psikologlar iki araştırma yapmışlar, kendilerini dışlanmış hisseden kişilerin, bir odayı, herhangi bir dışlanma hissi olmayanlara kıyasla daha soğuk bulduğunu bulmuşlar.
Yok efendim bir grup varmış kimse onlarla konuşmamış sonra üşümüşler falan filan..
Bana çok saçma geldi. Hayatım boyunca hep çok üşüdüm çünkü, bu da benim hep asosyal ve dışlanmış bir hayat yaşadığımı mı gösteriyor?

Alakasız, bu benim demir eksikliğimden kaynaklanan bir sorun. Ne yapacağım şimdi üşüyorum diye psikoloğa mı gideyim?!

Bi gidin başımdan ya!!

not: haber de burada...

27 Eyl 2008

Bedava Tümör Baldan Tatlıdır

Az önceki yazımın başlığını yazarken aklıma geldi. Bu aralar sıklıkla kullandığım uyuduruk atasözümü sizlerle paylaşmak istiyorum; 'bedava tümör baldan tatlıdır'..

Şu cep telefonları için cart curt yapılan kampanyalara kanıpta uzun süre konuşmayın n'olur..
Çok zararlı, çok..

Eşimin annesi de bolca konuşuyor, O'na da diyorum 'bedava tümör baldan tatlıdır'..

Size de söyleyeyim, aman dikkat...

not: iyi ki de yazasım yokmuş.. ama cidden yok yani, bu iki konu birden aklıma geldi tepem attı..

Bedava Logo Herşeyden Tatlıdır

Çok uyuz olduğum birşey var.

Neden etrafımdaki insanlar benden 'ya bizim oğlana da bi logo yapar mısın?' yada 'bizim kız da web sitesi istiyo da beceremiyo ablası, bi yardım etsen' gibi saçma sapan isteklerde bulunuyor anlamış değilim..

Kardeşim, tasarım öyle otur iki çizittir işi değil ki. Size göre öyle, o ayrı da. Olayın aslı düşündüğünüz ve istediğiniz gibi değil. İki dakikada falan logo yapamam beni belki yaparım ama yapmam..

Bir de bütün bunları isterken hiç para falan teklif etmezler, ayrı mesele. İstesen belki bozulacaklar da. Çalıştığım ajanslarda da müşteri temsilcisi gelir logo ister, html'cisi gelir bi illustrasyon yapmanı ister. Gelen ister gider ister.. Ne ala memleket valla..

Bakın, bu işi öğrenmek ve yapabilmek için insanlar sınavlara giriyorlar, benim okuluma girdiğim sene tam 3000 kişi başvuru yapmıştı. Kolay değil öyle, sonra okulda bütü hocalar seni sırayla paçavraya çeviriyorlar. İte kaka öğretiyorlar. Mezun oluyorsun, ilk yıllar yine feleğin sillesini yiyorsun piyasada.. Sandığınız gibi cennette yaşamıyorum yani. O kadar zorla öğrendiğim birşeyi de her tanıdığıma bedavaya yapacak kadar salak değilim!

O yüzden gidip gelip benden birşeyler istemeyin. Hele bedavaya hiç istemeyin.
Varsa doktor bir tanıdığınız gidip ondan 'ya amcaoğlu benim belim çok ağarıyo be fıtık var. haftaya sana geleyimde bir alıver onu ha' diyor musunuz? O zaman benim de mesleğimi öyle basit görüp her dakika birşeyler kırpmaya çalışmayın. Zaten sevememişiz, adamı iyice soğutup hasta etmeyin!

Bi gidin başımdan be!

Herkesin Müziği Kendine

Girdiğinizde zooort diye müzik çalmaya başlayan sitelere sinir oluyorum!

Ben belki başka bşrley dinliyorum kardeşim, senin seçtiklerini duymak zorunda mıyım?
Yada belki birisi işyerinden giriyor gizli gizli. Noluyor? Hemen anlaşılıyor.

Olmaz, olmamalı...

26 Eyl 2008

İmaj Değişiklikleri ve Tepkiler

Efendim, ben yıllarca kısa saç kullandım. Kısa dediysem öyle küt falan değil, basbaya bu kadar (tabi natalie portman kadar harika bir yüzüm yok ama..)...
Neyse, evlendik eşim uzat diye tutturdu. Ben istemiyorum uzatmak falan, ısrarlar sonucu denemeye karar verdim.
İki yıl saçımı uzattım durdum, ama o dönem kendimi ne kadar çirkin, demode ve bakımsız hissettiğimi size anlatamam. İçimden aynaya bile bakmak gelmiyordu.
Hiçbir modeli kendime yakıştıramıyordum. Kısa saça alıştığım ve çok kolay şekil verebildiğim için çok rahat ediyordum. 15 dakikada yıkar, fönler, jöleler ve kuaförden fırlamış gibi çıakrdım evden. Fakat uzun saç öyle değil, başlarda daha kolay olacakmış gibi görünse de alışamadım bir türlü. İstediğim gibi şekil veremiyordum, bir kadın için saç çok önemlidir, bunu bir kez daha anladım.

Sonunda bir gün canıma tak etti, gittim kestirdim. Zaten kuaförüm Orhan Amca da 'ne bu halin, kezbana benziyorsun' deyip duruyordu. Hala daha 'bazı insanlara uzun saç gitmez, bir daha uzatma' der. Neyse, şu anda neredeyse bir yıldır saçlarım yine kısa, ben de kendimi yeniden güzel hissediyorum..

Fakat bu yazıyı yazmak istememdeki asıl neden şu, saçımızda zaman zaman değişiklikler yapıyoruz. Etrafımızdan da bi dolu tepki alıyoruz, her önüne gelen birşeyler söylüyor. Kim doğruyu söylüyor, kim yalan?

Şimdi saçlarım kısayken herkes bana 'ay sana kısa saç harika gidiyor' gibi şeyler söylerdi.
'Uzatmaya karar verdim' dedim, hepbir ağızdan 'ay harika olur' denildi. Sonra 'uzun ama beğenmiyorum' dediğimde 'aa sana çok güzel gidiyor' dediler, yine hepbir ağızdan. Bu kalabalığa uymayan sadece annem ve babam vardı. Annem 'sana uzun gitmiyor kestir' derken, babam da herzamanki gibi 'nasıl mutluysan öyle olsun' diyordu.

Kestirdim, bu defa da 'uzun süper oldu' diyenler bana ' kısa sana daha çok gidiyor, iyi ki kestirdin' demeye başladı.
Eee, hani uzun iyiydi? Nooldu? Ben sizi anlayamıyorum arkadaş!

Bu upuzuuun girişten ve iç dökme faslından sonra sizlere, imaj değişikliği akabinde gelen tepkilere göre insanları ayırdığım gruplardan bahsetmek istiyorum. Başlayalım..

''Aaaa, ne yaptın'' grubu:
İlk tepki olarak bu soru sorulur, fakat zaten ne yaptığınız çok açıktır. Ya kestirdim, ya boyattım. Birşey yaptım işte, görüyorsun madem ne soruyorsun be adam!

'Sizinle konuşup konuşup bir saat sonra ''aaa bilmem ne yapmışsııın'' grubu:
Bu gruptan hiç hazzetmem. Çünkü bana biraz üçkağıtçı gelirler. Dikkatsiz ve ilgisizlerdir. Genelde ''eee bir saat oldu konuşuyoruz'' cümlesine aynı kalıpla cevap verirler 'ne biliim, bi değişklik var dedim ama, anlayamadım tam''..
Onca saat tepkisizce kendini tutuyorsan sonrasında da tut bence..

''Eskisi daha güzeldi' grubu 1;
Bunlar da genelde gıcık tiplerdir, sinir bozmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Sanki kendileri bir halttır da sizi beğenmezler..

''Eskisi daha güzeldi' grubu 2;
Bunlar da hem gıcık hem de kıskanç tiplerdir. Bu güne kadar sizi içten içe kıskanmış ama bir yer bulupta aşağılayamamış olan kadınların hepsi saç değişikliği gününüzü bayram ilan ederler. Üstünüze üstünüze gelirler..

''Güzel olmuş'' grubu 1;
Kısa ve net bir yorum yaparak konuyu geçiştirirler. Genelde 'güzel' kelimesinin ardında yatan niyet konuşmanın çok uzamamasıdır. Bazıları yine kısanç gruba dahil olabilirler, ama 'eskisi daha güzeldi' deyipte sizi karşılarına alacak cesaretleri yoktur. Genelde olayı içlerinden 'hah, salak iğrenç olmuş' diyerek kapatırlar.

''Güzel olmuş'' grubu 2;
Yalan!

''Güzel olmuş'' grubu 3;
Bu gruptakiler de yüzlerini hafif ekşiterek bu cümleyi söyler. Hem yalancılardır hem de üçkağıtçı. Hiç hazzetmem.

''Ne yaptın, nasıl yaptın?'' grubu 1;
O işlemin öncesi ve sonrasındaki psikolojik durumunuzu, ne kadar zamana ve paraya mal olduğunu, nereye yaptırdığınızı, hiç gitmeyecek olsa bile oranın adresini , kuaförünüzün özel hayatını, giderken yanınızda kim olduğunu, neden başkasıyla gitmdeğinizi, üstünüzde ne olduğunu ve hatta iç o günkü iç çamaşırı renginize kadar 'defalarca' sorup sizde psikolojik travma yaratan tipler.
Aman diyeyim, uzak durun!

''Ne yaptın, nasıl yaptın?'' grubu 2;
Belli ki hiç beğenmemiştir, pat diye suratınız söyleyiverir. Yuh yani! İnsan bazı durumlarda bu kadar açık sözlü olmasa da olur yani..

'Yolda çevirip ''saçınızı nereye kestirdiniz?'' diye soran grup;
Ayıptır söylemesi bana çok olur. Beğenmiş, dönüp dönüp bakmış, kendini tutamayıp nasıl bir insanla karşılaşacağını ne tepki alacağını bilmemesine rağmen soran kişidir. Bence takdiri hak eder ve tarafımdan 'hiç terslenmeyecek nadir insan' grubuna sokulur..

''Aa, o sana süper gider' grubu;
Ne deseniz o size illa ki süper gidecektir. Sarı yakışır, esmerken zaten bombasınızdır, kızı ise sizi bir afet yapar gibi.. Hepsi mi olur canım? Benden uyarması, bu gruptakiler yalaka olabilir yada size içten içe gıcık kapıyordur 'yapsında rezil olsun salak, ben de gülerim hohoytt' felsefesindedirler. Uzak durun derim..

''Ay canım sen bu rengi biraz koyulaştırsan mı ne?'' grubu;
İşte bu gurp canımı yesin arkadaş! Hem iyi niyetli, sizi sevdiği açıktır. Hem de düşüncesini söyler.. Ama usturupluca..
Güzel insan, sana fikirlerin hep sorulmalıdır..

Epey grup varmış.
Benim başıma genelde şu, renk değiştirmek isterim 'sakın ha' denir, değiştiririm 'aa süper eskisinden daha iyi' derler. Model değişikliği yapmak isterim 'sakın ha' denir, yaparım 'aa süper eskisinden daha iyi' derler.
Ben bu işten bişey anlamadım...

Değişiklik yaparken aslında her insana aynı işlemi defalarca anlatmanın sıkıntısı basar üstüme, fenalıklar geçiririm.
'Şimdi ben bu renge boyadım ama aslında bir öncekiyle aynı, yani birkaç güne kadar akıp öyle olacak'..

Her gördüğüne, ama hepsine anlat dur. Üstünde işlemi açıklayan bir kağıt hazırlasam, sorulduğunda göstersem daha iyi olabilir.

Yani diyeceğim o ki, bunca grupla karşılaşma ihtimali ve sıkıntısı varken, bırakın saçlarınız dağınık kalsın...

Hürriyet, Sitene Gıcığım!

Şu Hürriyet' in internet sayfası hasta ediyor beni ya!

Her sayfa ayrı bir pencerede açılıyor. Hiç mi işi bilen elemanınız yok be kardeşim?
Yoksa bile ben size 'kullanıcı dostu' bir sayfa nasıl hazırlanır anlatmaya hazırım, beş kuruşta istemem..
Popup açıp durmayın!

'Dost' Digitürk

Şu Digitürk reklamının metnini kim yazmış acaba?
Eğer birgün yolu düşer de bu yazımı okursa, onu çok başarısız bulduğumu bilmesini isterim..


Toplamda 2 dakika falan süren bir reklamda yüz kere 'dostunuz' deyip duruyorlar.

Ne bu be?
Kırk kere söyleyince kafamıza mı kakılacak, hemen gidip yapacak mıyız?
Hem bu devirde gerçek 'dost' u kim kaybetmişte biz bulacağız? Herkes birbirinden faydalanma, arkadan kuyu kazma ve kazık atabilme derdinde..


Heey, sen kime 'dost' tan falan bahsediyorsun?
O dediğin eski Adile Naşit, Münir Özkul filmlerinde kalmış..

Hem ayrıca da eğer Digitürk' ten indirim almak istiyorsanız hiç 'dost' bulucam diye debelenmeyin, gerek yok.
Benden size tavsiye, açıyorsunuz müşteri hizmetlerine bir telefon, 'kardeşim ben digitürk' ümü kapatmak istiyorum' diyorsunuz. Onlar da 'aaa neden amaaa?' diyor.
İlkinde biraz ağırdan alın, zaten sabrınız taşıp azarlayana kadar birkaç defa daha arayacaklar.
Hemen 'şu paketi verelim, indirim yapalım' falan diyecekler.. O zaman 'eh iyi bari çok ısrar ettiniz' falan deyip kabul edin..

Bunu bana yaptılar, o kadar çok arayıp rahatsız etmişlerdi ki ben sinirlenip kabul etmedim. Malum, keçi inadım.. Hem zaten onların yapacağı üç kuruşluk indirime de kalmadımç.
Kapattırdım, bir yıl sonra gidip tekrardan açtırdım. Hem de şu an hiçbir indirimden falan faydalandığım da yok! Paşa paşa neyse ücreti ödüyorum..

Zaten bu öneriyi de iki kuruş için canını verebilecek cimriler için yaptım...

not: bu arada digitürk rüzgarda yayın yapmayo reddediyor, en azından bizde bu böyle. mesela bugün hava rüzgarlı olduğundan tv' muz kendi kendini imha etmiş durumda. ben de evde ses olsun diye yine bbc' nin beldesellerini koydum, içerden sesi geliyor. yok kaplumbağalar ölücekmiş, çok dalga varmış. bi dolu iç karartıcı şeyler anlatıp duruyor. yani içim içimi yedi burada kaplumbağalar için, nasıl üzüldüm... yok anacım, bu belgeseller ya korkutur yada ağlatır...

25 Eyl 2008

Sizli Bizli

Neden yeni tanıştığımız yada resmi olduğumuz kişilere 'siz' diye hitab ederiz?
Bu bir saygı göstergesidir değil mi?

Peki neden saygı duyduğumuzu belirtmek için 'sen' değil de Türkçe de 'birden fazlayı temsil eden' 'siz' i kullanırız?

Yani o kişi aslında tek başına olduğunda saygıyı haketmiyor da, ancak yanına birkaç kişi daha eklersek saygı mertebesine erişebiliyor, öyle mi?

Çok rica ederim bana 'siz' demeyin, ben tek başıma da saygıyı alnımın teriyle kazanmasını bilmiş biriyim..

24 Eyl 2008

Türk Olmak İstiyorum, Capon Değil!

Bir kadın nelere özenir?

Güzel, bakımlı saçlara, minnacık bir buruna, ince bir bele, güzel ayaklara, kalın dudaklara, uzun bir boya, çıkık elmacık kemiklerine, küçük bir kalçaya vs vs. O kadar çok şey sayılabilir ki..

Peki ben neye özeniyorum? Yukarıda yazdıklarıma değil de, göz kapağı olan kadınlara özeniyorum!
Yok böyle birşey ya... Neden ben capon gibiyim, neden gözkapağım yok? Neden ha neden?!

Ben de güzelce göz makyajı yapmak istiyorum, rimel sürdüğümde kirpiklerin gözüksün istiyorum, istiyorum da istiyorum.

Beni capon yapan hangi hücrelerse hepsini esefle kınıyorum!

Hediye Eziyeti

Tatile gittim ya, mutlaka hediye almak lazım..

Tamam, yılların alışkanlığı elbet alacağız bişeyler ama ben asıl bunun nedenini sorgulamak istiyorum..

Tatile gidince neden arkadaşlarımıza hediyeler alırız? Bunu kim icad etmiş? Hadi etmişte, kim günümüze kadar uygulamış ve başımıza bela açmış..

Sorun şu ki, ne alacaksın? Yani orayı hatırlatacak bir obje mi, günlük kullanıma uygun birşey, kıyafet, takı v.s. mi?

Eğer tatil beldesini hatırlatacak birşeyse neden ben gezip tatil yaparken İstanbul' da kalmış birine benim tatil yaptığım yeri hatırlatacak birşey alayım ki? Ona ne ki? Ben nerede yaptıysam yaptım tatilimi.. Kıskandırmak amaçlı mı yani?

'Ay şekerim, sen şimdi buralarda pineklerken ayıptır söylemesi ben Bodrum' da Kale senin, Torba benim, Türkbükü yine benim gezdim durdum. Al bu da sana hatıra olsun istedim. Benim eğlendiğim senin de sıcaktan eridiğin günleri hatırlatır inşallah'..

Bu mudur yani? Yoksa ne manası var ki?

Hadi bu değil, diyelim günlük zımbırtılar olsun. Mesela burada Yalıkavak pazarı var, çok güzel. Ne ararsan bulursun. İşte Bodrum işi masa örtüleri, kıyafeler, değişik yatak örütleri gibi.. Şimdi ben bunları neden hediye diye götüreyim?

Kullanılır kullanılmasına da, birşeyler vermek neden boynumun borcu?
Bütün yıl yorulmuşum, sıkılmışım. Gittim dinleniyorum, eğleniyorum. Ne şimdi? 'Kusura bakma şekerim, bu yıl seni götüremedim tatile ama artık bu masa örtüsü beni sana affettirsin, baktıkça seni götürmeden eğlendiğim günleri hatırla'.

Bu mudur? Etrafımdaki herkesi kendimle birlikte götürmedim diye bir nevi özür gibi mi kabul edilmeli bu hediyeler?

Sanki onların bize bağışaldığı bir parayla gezdim tozdum da, özür olarak yada ezikliğimi gidermek amacıyla bir hediye götüreceğim..

Bence hediye vermekte almakta çok güzel birşeydir.. Ama asıl güzel olan kısmı, beklenmedik bir zamanda işin içinde zorunluluklar ve 'adet canım' lar olmadan verilmesi ve alınmasıdır.

not: bazen bir hediye alrırım, o kadar beğenirim ki vermem bile. kendim tepe tepe kullanırım.. size de oluyor mu? yani benim gibi bencil bir manyak msısınız :)

23 Eyl 2008

İyi ki Gitmemişiz

Şebnem Ferah' ın konseri vardı bir önceki kış. Arkadaşlarıma 'gidelim mi?' dedim. 'Ama orası Bostancı Gösteri Merkezi, iyi bir konser mekanı değil' dediler..

Istanbul Symphonic Project' le yaptığı ve kaydedilip dvd olarak satışa çıkan konseri oymuş meğer.
Kötüdür diye gitmedik, salak gibi dvdsini aldık, dinleyip duruyoruz. Cidden kötüymüş yani?!

Öylesine..

Of ya, bu havalar da ne böyle? Sıcak desen değil, soğuk desen o da değil.
Hırka giysem kalın, terliyorum, kısa kollu giysem ince, donuyorum.

Sıkıldım yani...

Trenchkot istetir bu havalar insana, gidip yağmur botu aldırır.
Başına durduk yere alışveriş açar. Halbuki hiç alışveriş yapasım da yok!??

Karar verdim en iyisi içine ince bir badi üstüne de fıstık gibi trenchkot. Önünden kemerini sıkıp, yakama da accessorize' dan aldığım gülllerden birini taktığım zaman hem mevsime uygun giyinmiş, hem de içimdeki moda canavarına bir nebze de olsa 'sus' diyebilmiş olacağım..

Evde de bir üşüyorum, bir terliyorum. Ay ne dengesiz bir hava, tam bana göre.
Bendeki dengesizlikte aldı başını gidiyor.

Dün gece neredeyse altı yıldır benimle olan balığım öldü. Çok üzüldüm.. Nedenini bilmiyorum, ama balığımın ölümünden eşimi sorumlu tutmak geldi içimden. Benim için kardeşinden bir akvaryum istemiş, yıllardır yalnız yaşayan balığıma da iki tane arkadaş almış.

O akvaryumda daha evvel yengeç besliyorlardı. O da öldü.
''Mikroplu akvaryuma benim balığımı neden koyuyorsun, kaç yaşındaydı o haberin var mı? Sen yokken o vardı bir kere'' diye çemkirdim.

Hatta bir ara hiçbir hayvanıma dokunmamasını, kedime de uzaktan bakmasını falan söyledim.

Kötü niyetli olmadığını biliyorum, tabi ki de balığım öldürmeye çalışacak hali yok.
Ama içimden bir ses yine de balığımın ölümünden o salak akvaryumun sorumlu olduğunu söylüyor. O içimdeki ses kimdir, titri nedir, biyolog mudur, neye dayanarak bana bütün bunları söylüyor bilemiyorum..
Ama şu an neden bütün balıklarım ölüyor diye de düşünmeden edemiyorum. Üstelik hiçbirinde benim bir suçum yok.. Bak, besle, büyüt, başkaları öldürsün...

Üniversitedeyken kendime bir japon balığı almıştım, tabi babam hayvan istemediğinden eve sadece kaplumbağa ve balık sokabiliyordum. Siyahtı, çok güzeldi.
Yıllarca yaşadı, koocaman oldu. Tatile gittiğimizde ablama bırakmıştım. Annem de eve getirirken onu kapalı birşeye koymaya üşenmiş, yol yakın diye fanustaki suyu azaltıp arabaya koymuş. Sona bir virajda dökülmüş, zavallı hayvanım da paspasın üstünde çırpınmaya başlamış..
Annem de koşup bir bakkaldan su almış, eve öldürmeden getirmeyi başarabilmişti.. Birkaç hafta sonra fanusu elinden düşürünce hayvan sürekli düşme çıkışlı bir beyin kanaması mı geçirdi bilmiyorum, birkaç gün sonra öldü...

Annem de hem çenemden kurtulmak için hem de üzülmeyeyim diye bana dün ölen balığımı almıştı.. Şimdi o da öldü. Yerine iki tane minnacık, salak balık kaldı. Neden bilmiyorum ama şu yenilere ilk günden ısınamamıştım. Hem zaten ben bir tane ve siyah alacaktım. Öyle sonradan gelmelere pek ısınamam, ya kendim alacağım yada öyle hayatımın çakma bir parçası olarak kalacaklar.

Acaba birilerine mi versem, yoksa 'üff bunlara da sinir oluyorum' deyip, istemeye istemeye bakmaya devam mı etsem?

Saçımı kestirdim, yine biraz kısa mı oldu ne? Hep aynı şey oluyor zaten, 'kısa olmasın' diyorum, ama saçım hep kestirdikten bir ay sonrasında falan istediğim boya geliyor..

Şu yemek yapmayı çok seviyorum ama ne yapacağımı düşünmekten bıktım ya, gerçekten.. Nasıl bir eziyettir bu? Aklıma birşey gelmiyor. Zaten yemek yemeyi hiç sevmem. Genelde yaparken doymuş oluyorum. Nedense masaya oturunca yiyesim gelmiyor.

İki akşamdır yine köpekbalığı belgeselleri izliyorum, salak mıyım neyim? Sinirim bozuluyor ama yine de meraktan çatlıyorum.
Hatta önceki akşam eşim ''biz manyak mıyız, neden daldık ki?'' dedi. Ben de ''nooldu? hani istanbul'a dönünce dalış kurslarına gidecektin?'' dedim. ''Hay aklıma tüküreyim, ne işim var benim denizin dibinde'' dedi, çok güldüm. Gerçekten de insan o anın ambiansıyla ve herkesin aynı deliliği yapıyor olmasının verdiği saçma bir cesaretle dalıveriyor. Halbu ki ne gerek var?

Belgeselleri izlerken içimden ''hadi bu yaz sezonunu da ölmeden atlattık'' dedim. Sanki okyanusta yüzdüm de.. Belli olmaz, herşeyin bir ilki vardır...

Varlığım ve Uh Ah Dev Adaaaam!

Evin yakınlarında bir ilkokul var(mış).
Çocuklar az önce 'andımız' ı okuyorlardı. O kadar komikler ki, minnacık oldukları seslerinden belli.
Okuyacağız diye bir taraflarını yırttılar. Çok içten ve çokça! bağırarak bir güzel söylediler, sonra da ''uh ah dev adaaaam, oniki dev adaaaam'' melodisiyle çalan zil eşliğinde sınıflarına girdiler..

O ne biçim bir zil anlamadım, çook komik!

Zavallı minnacık çocuklar, andımızı o kadar yırtınarak okuyorlar ki kendilerini onca paraladıktan sonra ne hal kalır, ne de ders anlayacak enerji. Zaten bir lokma canları var, onu da 'varlığım' diye bitirip tükettiler.

Söylesinler tabi, söylemesinler değil. Ama daha sakince söyleseler de kendilerini paralamasalar, gelecekleri için daha iyi olmaz mı? Her an topluca ses telleri patlaycak ve birkaç sokak ötede olan bizim eve kadar kanlar fışkıracak diye korkuyorum...

Mango! Duy Sesimi

Mango' yu bu gece rüyamda gördüğüm güzeller güzeli botu üretip, yine rüyamdaki gibi 25 ytl' ye satmadığı için esefle kınıyorum!

Botu aldım, kredi kartıyla ödedim. Tam kartı cüzdanıma geri koyarken bir de baktım ki, cüzdanımın bi yerine sıkışmış bir dolu para.. ''Oohh'' dedim, ''ne güzel, daha evvel niye görmemişim ben bunları?''.. Keşke herşey rüyalardaki gibi olsa...

Henüz üretilmemiş güzel botum, seninle rüyalarda buluşuruz..

22 Eyl 2008

Format Değiştirin, Şimdi, Hemen!

Şu yemek programlarına takmış durumdayım..

Bir soru sürekli aklımı kurcalıyor. Neden bütün iki kişili yemek programlarında aşcının yanındaki tip yemek hakkında hiç birşey bilmez?
Neden ya? Bunu çok merak ediyorum. Hayatında dandik bir makarna tarifinin ötesine geçememiş bir süslü kadın ve en büyük otellerde şeflik yapmış, yurtiçi-dışı bir sürü ödülü olan yetenkli bir aşcı. Bu mudur yani programın formatı? E, çok saçma.

O kız neden yemek pişiremiyor ki? O da bilsin birşeyler, bir çeşitte o attırıversin. Ne bileyim şef yemek yaparken o da bir tatlı yapsın mesela. Öyle bön bön bakmaktan daha iyidir.

Az evvel yine süslü püslü, yemek yapamayan, elinde içinde hiç birşey yazmadığına emin olduğum kartlarla duran kızımız aşcısına ''aa ben de öğreniyorum artık ama, bak demin karamelize dedim'' dedi. Yani pes, ne diyeyim ben sana şapşirik kızımız!

Sanki atomu parçalamışsın gibi ne seviniyorsun? Alt tarafı 'karamelize' diyebilmişsin..

O da kesin kuaförüne ''ay böyle karamel rengi gibi olsun'' dediğin için aklında kalan bir kelimedir.

Uyku Yasal Bir Durumdur

- 'Ben masumum hakim bey, hiçbir suçum yok. Gerçekten yok!'

- 'Hayır, masum falan değil.. Gözlerimle gördüm.. Basbaya uyuyordu işte.'

- 'Yalaaaaaan!! Yeter artık, sürekli beni geceleri uyumakla suçluyorusun. Yüz kere uyumuyorum dedim. Film izliyordum, uyuduğum falan da yok!'

- 'Hayır hakim bey, asıl yalan söyleyen o.. Geceleri televizyonun karşısında hep uyuyor.'

O kadar komik ki..
Sanki bir mahkeme salonundayız, eşim geceleri film izlerken uyuyakaldığında her defasında 'hadi kalkta düzgün yat. Her tarafın tutuluacak' diyorum.


O da hemen savunmaya geçip, 'hayır canım uyumuyorum aa, bak film izliyorum ben' diyor..

Bu haftada 2 yada 3 gece olan bir durum.

Dün gece yine aynı şekilde uyumadığını iddia ettikten üç saniye sonra horlamaya başladı.
Ben de kahkaha attım. Sonra 'neden güldün?' dedi, anlayamadı tabi uyku sersemi..


Çok komik, sanki uyumak yasadışı birşey, bir suç.. Her defasında inkar ediyor.

Uyu anacım, uyu. Hepimiz yeri geldiğinde uyuyoruz. Rahat ol yani...

20 Eyl 2008

Ciyaklama Zanaatı

Koskoca kadınların çocuk gibi konuşmaya çalışmasından daha itici kaç şey vardır acaba?

Ses tonuna katlanılamaz bir incelik vererek;

- 'ama ben onu iştemiyoyuuum!'

- 'bana ne ama bana ne, bana onu alıcakşşııınn!'

- 'ben küçük bi kıs çocuğuyum, ne dersem yapıcakşınn, iştiyoyum işte iştiyoyuuuum!'

Kazık kadar olmuşsun be kadın, küçül de cebime gir bari.

Hem zaten çocuklar da sevimsizdir. Herşeyi ister, alınmadığında da yapmacık olduğu ve tamamen çıkarlarına hizmet ettiği apaçık bi viyaklamayla ortalığı ayağa kaldırlar.

- 'ama annneeee, ben onu çok iştiyoruuuum'

- 'hayır olmaz, alamayız'

Suratta son şansını deneyen, cin gibi olmasına rağmen aptala yatmış, sevimli olmaya çalışan bi ifade ve kıç kadar boyuyla aşağıdan aşağıdan gözlerini süzerek, istediği şeyin hemen bi yanındakini eline alıp 'o zaman bunu alalım' der.

O anda ne istediğinin hiçbir önemi yoktur, amaç, ciyaklayabilme yeteneğini tehdit unsuru olarak kullanıp birşeyi yaptırabilmektir.

İstediği alındığındaysa da bir saniye içinde ağlaması duran, boyundan büyük olan egosu tatmin olmuş, elindeki salak şeyle etrafa gülücükler saçan bi hobbit görürsünüz.

İşte o anda benim içimden bi ses 'git döv onu, evet evet yapabilirsin. sen ondan büyüksün, en fazla yine cıyaklar. git bi tane patlat' der..

Başka bir ses ise; ' sakın ha aptal! anası babası bi dalar sana görürsün dünyanın kaç bucak olduğunu' der.

İlk ses ikinciye cevap verir; ' bi kere salak sensin! ayrıca da anası babası horozlanırsa onlara da dalarsın, nolucak kızım' der..

Sonra ben kendime gelir içimdeki sesleri susturup olay mahalinden hızlıca uzaklaşırım.
Çünkü eğer uzaklaşmazsam, o hobbite gerçekten dalabilirim..

19 Eyl 2008

Gereksiz Bir Aktivite, Belki de Değil...

Denizden çok korkarım demiştim ya, az sonra anlatacağım şeye neden yeltendim hala bilmiyorum..

Tatildeyken birgün eşim olta almak istedi. Şehir merkezine gittik, yürürken tur şirketlerinin tanıtım broşürlerinden aldım bir tane.. Aslında pek bir amacım yoktu bunları alırken, hava sıcak sallar azıcık serinlerim mi dedim, ne dedim bilmiyorum.

Karıştırırken tüplü dalış turlarını gördüm. O an nasıl içim gitti anlamam. Dalmayı o kadar çok istedim ki, hemen eşime gösterip ''gidelim mi?'' dedim. Tabi ki ''hayır'' dedi, çünkü denizden ne kadar korktuğumu ve dalamayacağımı çok iyi biliyor. ''Hem ben pek yüzemiyorum'' dedi. Aslında atıyor kafadan, yüzüyor ama, herhalde ben vazgeçeyim diye böyle söyledi.

Az düşündüm, birkaç dakikalık sessizliğimin ardından ''lütfeeeen!'' diye iğrenç iğrenç ısrar etmeye başladım. ''Olmaz, zaten yapamazsın'' dese de, benimle birlikte tur şirketine gelmeye ikna oldu. İçeri girdikten yaklaşık 10 dakika sonra elimizde iki adet biletle çıktık. Nasıl olduysa o yüzemem korkusunu üstünden atmış, bense sanki denizden korkan başka biriymiş gibi çok heyecanlı ve mutluydum..

Ertesi gün için değil de bir sonraki güne kayıt yaptırdım. Bütün gün çok heyecanlıydım, korkuyordum ama dalacağıma emindim (nedense?!).

Gece uyurken en son hatırladığım düşünce ''giderim, ben de yüzerim. Dalmak isteyen dalsın. Zorla denize atacak değiller ya beni '' gibi birşeydi.

Sabah kalktığımda eşim suratında pis bir sırıtmayla ''hadi bakalım, nasıl dalacaksın bugün?'' dedi.
''Denizi bırak, şimdi sana dalacağım' diyemedim, çünkü bütün gün yanımdaki tek yakın insan, bir nevi dayanağım o olacaktı.. Kalbini kırıp kendimden uzaklaştırmak işime gelmedi açıkçası..

Gittik, tekneye bindik. Orta büyüklükte bir tekne, içi gavur dolu. Herkes turist, bir biz ikimiz Türk'üz. Bu durumda biz onların arasında turist gibi kaldık..

Tekne haraket etti, benim içim bir korku zaten sarmıştı, üstüne karın ağrısı başladı. Kendi kendime ''bana ne canım, kimseyi ilgilendirmez. İstemiyorum işte'' gibi asabiyetimi artıracak sözler söyleyip rahatlamaya çalışıyordum.. Kesin kararımı vermiştim, dalmayacaktım!

Toplamda 10-13 kişi kadardık, artı 4-5 tane de dalış hocası vardı. Herkes gayet şen şakrak, tabi benim dışımda.. Herkes sertifikalıydı. Bir ben ve eşim saftirik saftiriktik yani.
14 yaşında bir İtalyan kız tam 13 kez dalmış, ben yaşlarda başka biri ise 35 kere.. İnanamadım. Ama bir yandan da dünya gençliği için sevindim, belli ki hayatlarını bilgisayar başında geçirmiyorladı. Tabi bunun parayla da çok ilgisi var, öyle çok ucuz bir uğraş değil ne yazık ki..

Teknenin sahibi olan ve hareketlerinden 'manyak' olduğu kanısına vardığım cıvık çocuk yanımıza geldi, ''heeeey nasıl gidiyo haaa?!! Çok eğleniceeeez, süper geçicek'' gibi birşeyler saçmaladı. Hemen arkasından da üstüne vazife olmayan ''evli misiniz?'' ''nerde oturuyorsunuz?'' ''ne iş yapıyorsunuz?'' gibi sorular sormaya başladı..

O an zaten sinirli, gergin ve karnı ağıran ben gayet rahat bir biçimde, ''hayır evli değiliz, yıllardır birlikte yaşıyoruz. Hatta tam beş tane gayrimeşru çocuğumuz var. Eşim mafya, bense onun öldürdüğü adamların kanlarını temizliyorum. Bir nevi temizlik şirketim var yani.'' demek istesem de, eşim yine her zamanki sosyal ve sevimli kişiliğiyle uygun cevapları verdi.

Sonra da cümlesi biter bitmez hemen beni ispiyonladı, ''ama o dalmak istemiyor, köpekbalıklarından korkuyor''.. Haaah, aferin sana, madalya verecekler şimdi.

Sonra 'manyak' çocuk ve karnı ağaran asabi bendeniz arasındaki gereksiz sohbet başlamış oldu;

- 'aa neden korkuyosun kiiii?'

- 'söyledim ya, köpekbalığından'

- 'aşağısı çok güzel ama, inan ben sekiz yıldır dalıyorum ve tek hayalim bir köpekbalığı ile karşılaşmak. hiç korkma yok burada.

- 'niye? burası kocaman bir açıkdeniz. tabi ki de vardır'

- 'ama bak hiç görmedim ben'

- ' herşeyin bir ilki vardır'

- 'aaa, yapma ama çok eğleneceksiiiin'

- 'üf!'

Bu konu burada kapandı mı, tabi ki hayır. Çocuk yanımızdan gider gitmez eşime 'ya burası onların Varan' ı, Ulusoy' u neden anlamıyorsun?' dedim. O anladı ama sizler için açıklama yapayım..

Hep şöyle düşünmüşümdür, bizler yemek yemek ve dinlenmek için şehirler arası yollarda ne yaparız? Ulusoy ve Varan gibi tesislerde dururuz. Karnımızı bir güzel doyurduktan sonra yolumuza devam ederiz.
İşte açıkdenizdeki adalar da köpekbalıkları için böyle tesisler manasında. Denizde biryerden başka biryere giderken adalarda durup birşeyler atıştırdıklarını, dinlendiklerini düşünüyorum. Tabi bu duruma benden başka hemen herks 'ay ne saçma' diye bakabilir. Siz yine de dikkatli olun, birgün son nefesinizi verirken bloğumu ve bu yazımı hatırlamanızı istemem.

Neyse efendim gittikte gittik. O sırada benim karnım acıktı, dalmadan yemeyecekmişim. Zaten dalmayacapım desem de bana baştan peşin peşin parasını ödemiş olduğum yemek verilmedi.
Aç billaç, sinirli, korkan ve karnı ağırarak öyle bekledim.

Bir koyda durduk, işte Ulusoy tadında bir yer. Birileri daldı çıktı. Ben sıkıldım, arada denizin dibi gözüktüğü için 'dalsam mı?' dedim, sonra vazgeçtim..
Bir saat kadar sonra o ilk Ulusoy' dan ayrılıp başka bir Varan'a geldik. Yanaşır yanaşmaz hemen ''eveeet, hadi sizi alalım'' dediler.

Teknenin üst katından alta indim, çocuğun biri anlatıyor. Nasıl nefes alacakmışız, deniz altındaki işaret dilleri vs vs.

Eşime dedim ki ''bütün bunları dinliyorum ama, altın bilezik sonuçta. Genel kültür, bilelim nasıl oluyormuş''..

Sonra çocuğun teki dalgıç kıyafetimi getirdi, ''hiç bırakma, ben dalmayacağım'' dedim. O an suratındaki ifade o kadar komikti ki.. ''Ben bırakayım, fikir değiştirirsen alırsın'' dedi. Ben de ufak bir 'hıh' hareketiyle başımı çevirdim.. Çocuğun ne suçu var, ama ısrar etmesin. Hayır dedik ya..

Merdivenin tam yanında duruyordum, dalış tüpleri, maskeler vs yanıma doğru gelirken ben hemen 'istemiyorum' deyip merdivene sarıldım. Güya aklım sıra yukarı çıkabileceğim. Eşim bırakmadı.. Beni ikna da edemedi, yine o 'manyak' çocuğu başıma saldı..

- 'aaa, neden böyle yapıyorsun ama, bak gerçekten çok güzel'

- 'anlattım ya'

- 'ya bak korkacak hiçbir şey yok, 9 yaşındaki çocuk dalıyor'

- 'bana ne ondan?! daha beyni gelişmemiş onun, gözü kara'

- 'olur mu ya, 60 yaşında adamlar da dalıyo'

- 'ay kusura bakma ama, onun da tek ayağı çukurda zaten. şimdi yapmazsa ne zaman yapacak?'

- 'ama bak ben de...'

- 'ya kendini hiç söyleme. ben seninle ayn mıyım?'

- 'tabi ki aynısın, ne farkımız var. sen de yapabilirsin'

- 'onu demiyorum. kendine bir baksana, deli misin nesin. yaptığın hiçbir haraket normal değil ki. ordan burdan atlıyorsun zıplıyorsun. bir de üstüne köpekbalığı görmek istiyorsun. ikimizi bir tutma!'

'Manyak' çocuk gülüyor. Tövbe yaa, ben ona söylemediğimi bırakmamışım. O kızıp beni rahat bırakacağına kahkaha atıyor.
Yanlış tepki canım, ben sevimli falan değilim. Uyuzun alasıyım, git başımdan..

- 'o zaman sadece üstte dolaş, seni derine indirmeyelim. öyle takıl yukarıda olur mu?' dedi.

''Peki'' dedim, ''nasılsa derine inmek yok.''

Mayomun üstüne dalış kıyafetimi giydim. Onun üstüne yaklaşık 6-7 kilo ağırlık taktılar. Can yeleği, ona bağlı bir oksijen tüpü. Gözlük, palet. Üstümde neredeyse 30 kilo bir fazlalıkla denize attım kendimi.. Yanımdaki eğitmenim çok tatlı bir adamdı, elimi tuttu. ''Hiç bırakmayacağım, bana güven. Sadece üstte dolaşacağız'' dedi. Sonunda teslim oldum, ama tek şartla, dalmak yok!

O ana kadar ''yanımdan ayrıllmaaaa'' diye yapıştığım eşimi de unutmuşum. Bir baksam ki başka bir eğitmenle yüzüyor. Tabi o hiç sorun çıkartmadı..

Yüzerken birden hocam maskemi çıkartmamı söyledi, ''seni bir metre aşağıya indirdim. farketmedin değil mi?'' dedi..
Çok şaşırdım, hiç anlamdım ki..

Sonra yavaş yavaş daha da derine gitmeye başladık. Tek elim eğitmenimin eline sıkı sıkı yapışmış, öbürü de nefes almamı sağlayan hortumda.. Çıkar falan neme lazım, ben tutayım da!

Sürekli 'iyi misin' diye soruyor ben de 'evet' diyorum. O an tek derdim nefes alabilmek. Etrafıma bile bakamadım. Yavaş yavaş aşağıya indik, dizlerim zemine sürttü, taşlar biraz kanattı. Birden dank etti, kafamı kaldırıp yukarıya baktım. O kadar aşağıdaydım ki, bir an sanki ciğerlerim patlayacak gibi hissettim. Hemen çıkmak istiyorum dedim. Çıktık. Aşağıdan yukarıya baktığımda, yukarıdan aşağıya bakarken gördüğüm ışık yansımalarını gördüm. Bir de solda adanın sahiline vuran dalgaları alttan görmek beni bitirdi.. O kadar korktum ki, ölüyorum sandım.

Çıktığımızda biraz su yuttum. Hocam ''aa ne oldu ama, korkma bak ne kadar yolu sorunsuz geldik'' dedi. Döndüğümde tekneyle aramızda o kadar çok mesafe gördüm ki, üstelik karaya doğru değil de açığa doğru gitmiştik.. ''Hemen dönelim'' dedim, ''ama üstten, dalmak istemiyorum''. ''Tamam sen maskeni tak'' dedi.

Hoppalaaa, yine daldık. Anacım, sen ne dersen de bildiklerini yapıyorlar. Bu defa açığa gitmeye devam ettik. Koskoca kayalıklar, aralarında yarıklar o kadar korkunçtu ki. Ordan o salak gri suratıyla bir köpekbalığının geldiğini hayal ettim, hemen döndüm.. Meğer beni o kayalıkların içine götürecekmiş, orası çok güzelmiş.. Aman kalsın!

Dönerken eşimi gördüm, o da benim gibi su üstüne çıkmıştı. Biz de çıktık. Az konuştuk, benim eğitmenim 'süper gidiyoruz' dedi, eşiminki ise onu öven herhangi bir söz söylemedi..

Tekrar daldığımızda eğitmenim elime mor bir deniz kestanesi verdi. Çok güzeldi, hareket ediyordu. Yukarı çıkar onu diye işaret etti, ama ben tabi ki kıyamadım. Çıkarırsam ölecekti zavallı. Kayaya ufak taşlarla vurduk, değişik balıklar geldi. Elimi uzattım kaçmadılar. O sırada eşim ve eğitmeni de geldi. Bir baktım onun gözlüğü buhar içinde, çok komikti. Yine talihsizliği tutmuş, galiba bıyıktan dolayı gözlük tam kapanmamış. İki aradan bir dereden birşeyler görmeye çalışıyordu. Gülmemek için kendimi zor tuttum, zira gülersem boğulabilirdim..

Geri döndük, çıktığımızda eşim gereksiz bir güvenle ''vay be, süper daldık!'' dedi.
Eğitmenimse ''hayır sen değil, Lale süper daldı. Sen debelendin durdun'' dedi.
İşte o an gülebilirdim, çünkü yukarıdaydım..

Kısacası güzeldi, belki bir daha dalarım..

Ne kadar uzun bir yazı olmuş yahu.. Sonuna kadar okuyan çıkarsa bana bir ses versin, kendisini tebrik etmek isterim...

18 Eyl 2008

Çoraplar! Bırakın Peşimi.

Ekim doğumlu olduğumdan mı bilmiyorum, sonbahar en sevdiğim mevsimdir..
Yazdan nefret eder, kışı da pek sevmem..
Yazın tek sevdiğim yanı hiç çorap giymek zorunda olmamam..

Çoraplar şu dünyada en nefret ettiğim objeler arasındadır. Ayaklarım çok üşümesine rağmen evdeyken hep çorapsız dolaşırım. Küçükken biri beni çorapla mı boğmaya çalıştılar nedir, ayağımda ayakkabı yoksa çorapta yoktur. Evin dışında da gittiğim yerlerde hemen çıkarıveririm, kışın ortasında bile!
Yeni tanıştığımız birilerinin evine misafirliğe gittiysem benim için eziyet olur. Sürekli eve gitsem de çoraplarımı çıkartsam diye düşünür dururum.. Manyak mıyım? Galiba..


İşte şimdi çok sevdiğim sonbahar geldi, ama ne yazık ki dışarı çıkarken çorap giymem gerekiyor. Kansızım ondan, çok üşürüm. Kışın ellerim, ayaklarım hep buz keser. Şimdi de dışarı çıkacağım üstüme bir hırka giymem gerekecek, üşüyeceğime eminim. Ama ayaklarıma yine parmak arası sandaletlerimi giymek istiyorum. Ne çorap ne de kapalı ayakkabı giyesim ver. E sandaletle donacak ayaklarım, içimden de 'eve gelir gelmez hemen pofidik terliklerimi giyer ısınırım' diyorum. Bu kadar abartacak birşey yok aslında. Alt tarafı bir çorap, neden bana bu kadar sıkıntı veriyor anlamış değilim.

Sanırım psikoloğa gitmek için yeni bir neden daha çıktı bana, çocukluğuma inip şu çoraplarla barışmamı sağlasın..

Programcı Milleti Hakkında...

Efendim, grafik tasarım okumuş ve sonrasında nedenini hala bilmediği bir şekilde web tasarım alanında çalışmaya karar vermiş biri olarak, çokça programcı tanıdım..

Kızların az olduğu, daha çok erkeklerden oluşmuş bu sektörde birkaç nacizane gözlemim oldu..

Programcı dediğim insanlar, html yazan yaptığınız web tasarımlarını çalışır hale getirenlerdir.

Bunlar yaptığınız tasarımı % 90 alıp diyar diyar sürükleseler de şu an yapacağım tespitler iş hayatıyla ilgili değil de genel olarak dış görüntüleri ve iç dünyalarıyla ilgilidir..

Bu güne kadar hiç yakışıklı bir programcıyla tanışmadım. Şimdi Burak bu yazıyı okur mu bilemem, ama okusa da kendisini tenzi ederim. Çok yakışıklı olmasa da , yazacağım bir çok konuyla zaten örtüşmemektedir.. Belki de örtüşür, sonunda karar verelim buna.

Hemen hepsi (işte bir tek Burak hariç) hobbit boylarında, esmer ve çok çirkinlerdir. Nedense yüzlerine pek bakılmaz. Herhangi bir karizmaları yoktur, toplum içinde hiçbir farkedilirlikleri yoktur. Sarışın bir programcı da görmedim, hepsi kömür karası kaş, saç ve sakala sahiptirler..

Giyimleri ise bir felakettir. Kesinlikle tarzları tarzsızlıktır. Genelde üstünde garip yazılar ve saçma sapan logolar olan hırka, kazak vs giyinirler. Nedense her giydikleri bana Collezione' u hatırlatır. Az para mı kazanıyorlar, pek sayılmaz. Ama nedense giyimlerine hiç özen göstermezler.. Aynı ayakkabıyla üç yıl gezenini biliyorum.

Saçları ise tam bir fecahattir! Genelde kuaföre altı ay boyunca uğramamak adına bir numara falan kestirirler, yada uzatmaya falan kalkarlar. İnsanın içi burkulur, elinden tutup Orhan Amca' ya teslim edesi gelir.

Sohbet konuları hep internetle ilgilidir. Ne oyun çıkmış, hangi sitede ne varmış gibi sıkıcılıktan öldürebilecek konularda sonsuz bilgiye sahiptirler, ve bunu paylaşmaktan büyük zevk alırlar..

Birbirlerine hitap şekilleri iki kelimeden ibarettir; 'abi' ve 'hacı'.. Sanki hiçbirinin bir ismi yokmuşta sürekli 'hocaaa' 'abiiiiee' diye birbirlerine çığırırlar. Kendi içlerinde bir açıklaması vardır herhalde, fakat ben o şerefe nail olamadım.

Kızlarla pek işleri olmaz, gerçi zaten bu anlattığım özelliklerin toplamıyla da kızların bir işi olmaz. Sevgilim var deseler de ben genelde inanmam..

Hepsi yemek yemeğe çok düşkündür. Kocaman göbekleri vardır. Sürekli sigara ve çay içmeye meğilli bir bünyeye sahiptirler..

Asosyallerdir, pek konuşmazlar. Konuşsalar da zaten hep teknolojiden bahsederler..

Aldıkları bütün maaşı elektronik aletlere yatırırlar. Evlerinde cd'den ve saçma sapan dergilerden geçilmez büyük ihtimalle.

Pek hayvan sevmezler, ne de olsa hayvan sevgi ve ilgi ister..

İçmeye pek bayılırlar, şirkette doğum günüymüş, yılbaşı partisiymiş gibi etkinliklerde bira kutularının başında sırayla nöbet tutarlar. Hayatlarında hiç içki görmemiş gibi yapışırlar ve sonunu görmeden de bir adım öteye geçmezler. Böyle zamanlarda para toplayıp onları bir tekel bayisine kapatmak gelir içimden. Yeter ki ortamdan uzaklaşsınlardır..

Pek bi pis ve dağanıklardır. Masaları genelde kahve lekesi, bir kaç peçete ve cdlerle doludur.

Kılsızına pek rastlamadım, ellerden falan kıl fışkırır...

Bunlar erkekleri..

Kız modelleri ise mıymıntı ve bakımsız olur. Ya çok yemek yer, ya da mıy mıy mıy insanın içini ezer.

Erkek modeller genelde kendileri ve meslekleriyle barışık olsalar da kız olanlar kendilerini hep tasarımcı zanneder. Kendilerini buna inandırmakla kalmadıkları gibi etraflarındakilere de bu havayı yaratmaya çalışırlar.. Kimse yemez tabi, o ayrı. Onlar buna inansın, mutlu yaşasınlardır..

Dedikoduya bayılırlar. Erkekler dedikodu yapmadıkalından ellerindeki işleri kızlara göre daha çabuk bitirirler, kız olanlar bir günlük işi beş günde falan bitirirler...

Şimdi çıkıpta sen bize hakaret mi ediyosun falan diyip beni hasta etmeyin! Ben burda gözlemlediklerimi yazıyorum. Varsa eğer bu maddelerin dışında olanlarınız, ne ala. Yoksa da bana ne? Gördüm, yaşadım, yazıyorum arkadaş!

Anormal Normal

Hayko Cepkin' i çok seviyorum!

Elektirik Yok, Ben Ne Yapayım?

Efendim malumunuz, yeni yayın dönemi başlamış olmakla birlikte 'haydi milletcek evlenelim' temalı programlar da yeniden ekranlarda..

Ben çalışma odamda resim yapmakla meşgul iken, içeride açık olan televizyonda da yine aynı tema kafamıza kakılmaya çalışılıyor..
Gidip kapatmakla, iki arada bir derede kulağıma çalınanlarla birkaç yazı konusu çıkartabilmek arasında gidip geliyorum...


Sürekli şunu duyuyorum; 'elektrik alamadım'.

Teyzecim sen gelmişsin zaten 50 yaşlarına, daha ne elektriği bu yaştan sonra. Bence kafadan sıkıyorsunuz, duymuşsunuz bir laf habire söylüyorsunuz..

Nacizane fikirlerim;

elektrik alamadım= ay ne bu böyle kapkara adam, bir de utanmadan gelmiş

elektrik alamadım= anacım beş kuruşu yok, bana nasıl bakacakmış

elektrik alamadım= ay hem kel hem fodul

elektrik alamadım= göbeğe bak göbeğe

elektrik alamadım= gecekonduda mı oturacağım, cık cık cık

elektrik alamadım= yav bi git başımdan be

elektrik alamadım= beni ne doktorlar ne mühendisler istedi, sana mı varacakmışım peh

elektrik alamadım= ter kokuyo be

elektrik alamadım= bir arabası bile yok

elektrik alamadım= anam bu yaştan sonra bunun anasıyla oturmam ben

elektrik alamadım= eski karısı bırakmış gitmiş, şimdi ben bunun çocuklarına mı bakacağım bir de

elektrik alamadım= buralara kadar çıktık, en iyisini bulalım bari

elektrik alamadım= anam, televizyona çıktım rezil oldum. bir de bunu alırsam tam rezillik valla

elektrik alamadım= saraylara layık kadınım ben, bu kimmiş ki

elektrik alamadım= bugün git yarın gel

elektrik alamadım= git bir daha gelme

elektrik alamadım= hadi ordan sümüklü

elektrik alamadım= taktı bu da bana ya

elektrik alamadım= şurda oturan adam daha yakışıklıymış

elektrik alamadım= bıyık bıraksa fena olmaz aslında

elektrik alamadım= o gömlek ne be

elektrik alamadım= anam bu horlar geceleri

elektrik alamadım= içiyo bu içiyo. tipinden belli

elektrik alamadım= ay gece karanlıkta görsem ben bunu ödüm kopar

elektrik alamadım= benim rahmetli bundan daha iyiydi

elektrik alamadım= emekli ayol

elektrik alamadım= beni de bulamadı şöyle zengin bir tane

elektrik alamadım= saç ektir bence

elektrik alamadım= sunucuya yazdı sanki

elektrik alamadım= boyu kısa ayol

gibi, gibi, gibi....

Dergiler, Dergiler, Dergiler

Şu dergicilikte zor zanaat canım!

Ama işin kolayını bulmuşlar..

Ben dergi okumayı çok severim. Daha doğrusu okumaktan çok fotoğraflara bakmaya bayılırım.
Böyle rengarenk, neşeli neşeli dergi sayfaları içimi açıyor.

Gelelim buldukları kolaylığın ne olduğuna..

Efendim şöyle ki; misal dergimiz bi kadın dergisi olsun. Her konu mevsimlere göre geçiş yapar.

Mesela şimdi, sonbahara giriyoruz ya, hatta girdik. Ben bu ayki degilerden alamadım ama, kesin başlıklar şöyledir;

- yazın yıpranan cildinizi kışa hazırlayın! (içerik, ev yapımı bir tane dandik maske tarifi ve pahalı ürün tanıtımları)

- yazın veremediğiniz fazla kilolardan sonbahar diyetimizle hiç zorlanmadan kurtulun (içerik; dandik diyetler)

- yazın verdiğiniz kiloları sonbaharda da koruyun (içerik; hepimizin ezberlediği klişe öneriler)

- yeni sezonun en trendy parçaları (içerik; sezonun en pahalı parçaları)

- bu sezon neler in neler out (içerik; 2 sene evvel moda olan kıyafet ve aksesuarlar yeniden gündemde)

Bunlar kadın dergilerinin değişmez başlıkları. Tabi mesela yaza girerken de içerikler aynı kalıyor, sadece başlıklar değişiyor. Misal; 'yazın yıpranan cildinizi kışa hazırlayın' değil de, ''kışın yıpranan cildinizi yaza hazırlayn' oluyor.

Erkek dergileri, yani teknoloji ağırlıklı dergiler ise daha bir komik.. Onları daha komik yapansa hem yukarıda bahsettiğim saçmalıkların olması hem de hiç ilgimi çekmemeleri.

İçeriklerden bir haberim, ama size bikaç başlık attırabilirim;

- Windows' unuz da bahar temizliği

- Ps 3' ün en favori oyunları

- Mac ve pc, sizin için karşılatırdık!

- Internet Explorer', Firefox, Opera. Hepsinin sizin için karşılaştırdık!

- Laptop satın alma rehberi

Daha da yazarım da, bırak okumayı yazarken bile içime fenalık geldi.

Zaten bu dergiler evimize girdikten sonra genelde onlarla sadece 10 dakika geçirilir. ''Amaaan bunu da aldım ama içinde hiçbişey yokmuş'' denip bir kenara fırlatılır.

Evde kuş beslesem belki kafesinin altına falan sererdim, ama o da yok..
En iyisi ben bunları biriktireyim, nasılsa bigün tekrardan bi köpeğim olacak. O zaman tuvalet eğitimi için kullanılabilir..

Ama benim dergilerim için aynı şeyler geçerli değil. Kimi ayakkabı özenle taranıp arkadaşa yollanır, kimi saç modeli dergiden gelişigüzel koparılıp bi kenarda saklanır, kimi kıyafet fotoğrafı arkadaşınla buluşurken yanında götürülür üstünde tartışılır, kimi makyaj malzmesi iştah kabartır vs vs...

Yani açıkçası ben dergilerimi daha verimli kullanıyorum. Zaten artık hepsinden almışlığım olduğu için az ve öze indirgedim onları. Ay başında gider 3 tane dergimi alır, o ayın sonuna kadar sehpamın üzerinde tutarım. Gider gelir bakarım.

Sonuç olarak erkekler için dergi üretilmesin, onlar da alıp boşa para harcamasınlar. Ama kadınlar için daha fazla kaliteli dergi üretilsin, onlar da hep almaya devam etsin diyorum..

17 Eyl 2008

İyi ki Yemek Bloğu Yazmaya Heveslenmemişim, Zira Benim Harcım Değilmiş!

Salak ben!

Birşey ters gitmeye başlarsa bir daha hiç düzelmiyor galiba.

Yazıya girmeden evvel yemek yapmaya evlendikten sonra başladığımı, başlarda fecahatken şimdilerde herkesin severek yediği yemekler yaptığımı söylemek isterim...

Bugün en sevdiğim yemek olan zeytinyağlı fasülye yapmayı planlamıştım. Fakat akşamüstü rahatsızlanınca planım suya düştü. Kendimi fasülye değil de resim yapıyor sandığımdan onları ayıklamak çok zamanımı alıyor.

'''Neyse'' dedim, ''buzlukta biftek var, ızgarada onu pişiririm. Yanına da pilav yapayım'', eşim sever.

Biftekleri ızgaraya koydum, yağı ve suyu ısıtmışken bir baktım pirinç bitmiş. Çıkıp almadım, patlıcan kızartayım dedim, eşim onu da sever. Nedense bütün yağlar üstüme sıçradı, neredeyse yanıyordum. Onları da sinirlenip bir kenara bıraktım. Sonra ''madem öyle biz de biftek, konserve! barbunya ve cacık yeriz'' dedim.

Masayı hazırlarken önüme bakmadığım için barbunyanın yağlarını yerlere döktüm. Sofraya oturduğumuzda bifteği (her zamanki gibi) yumuşak pişiremediğimi gördük..

Eşim ''yeriz ya, güzel olmuş. ama iyi çiğne'' dese de, pek yenecek halleri yoktu.

Biraz kıvranmadan sonra eşimin ''istersen kedilere verelim'' teklifine hayır diyemedim..

''Kahvaltı yaparız, üzülme'' dedi. Ama ben sinir olmuştum bir kere.. İştah falan da kalmadı, zaten çoktu ya...

Akşamın sonunda saçma sapan bir pide içine azıcık beyaz peynir koymuş kemirirken, eşim de bana ''cacığını da ye, bak çok güzel olmuş'' diyordu. ''Aman'' dedim, ''kahvaltıyla ne harika olur''..

İyi ki bir hasta oldum yani, salak bir akşam yemeği yedik(!), mutfak fecahat durumda ve ben neden bu kadar salak olduğumu düşünyorum...

Yetmezmiş gibi, bu türk filmi kıvamında yapan yağmurdan korkmuş olacak bir yavru kedicik deli gibi miyavlıyor.. Artık eve sokaktan bulduğum hayvanları getirmeyeceğime söz verdiğim için gizli gizli çıkıp aradım. Ama bulmamın imkanı yok, hem karanlık hem de çok yağmur kağıyor. Bir süre sonra vazgeçip dönmek zorunda kaldım. İşin garip kısmı, ben onu ararken susan kedinin tam koltuğa oturduğumda deli gibi miyavlamasıydı.
Tabi dayanamayıp tekrardan çıktım. Bu defa dönüşte yakalandım, ''sen benden gizli ne iş çeviriyorsun?'' diyen eşime durumu itiraf etmek zorunda kaldım.. ''Hani söz vermiştin?'' dedi, ben hemen ''ama bu havaada ölüceeeekk'' diyince ''iyi sen çıkma ben bakarım'' dedi..
Fakat baktığında bir binanın altında alamayacağımız kadar aşağıda ve korunaklı bir yerde olduuğunu görmüş. ''Birşey olmaz orada, hem annesi de gider yanına'' deyip Alice Harikalar Diyarında atmosferi yaratmaya çalıştıysa da ben bunu tabi ki yemedim. Ama iyi niyetini de takdir etmedim değil..

Şu an kedi hala miyavlıyor, benim içim içimi yiyor, ''acaba itfaye çağarsam, bir kedi için geldiklerini öğrenince beni dövmeye kalkarlar mı'' diye düşünmeden edemiyorum..

Ooof, şu hayvan sevgisi başa bela anacım.. Hiç rahat yok bana şu dünyada... Bulsaydım, kurutup doyurup şu koltuğun üstünde uyumasını seğretseydim, ne olurdu ki? Çok mu şey istiyorum?

Ölmeden Mezara Girdim

Denizden çok korkarım..

Öyle ki onca yol tepip buralara kadar gelmişken beni bıraksalar tatilimi havuzda geçiririm.
Bir takım baskılar v.s. sonucu boyumu geçmeyecek kadar olan kısımda, gözümde deniz gözlüğüyle manyak gibi etrafıma bakarak yüzme numarası yaparım.

Korkma nedenim yüzememek yada boğulma fobisi falan değil. Aslında iyi yüzerim, boğulmaktan falan kokrtuğum da yok.

Tek derdim denizin içinde yaşayan binbir çeşit abuk subuk hayvan ve neden varolduklarını anlamadığım organizmalar..

Koskoca deniz anacım, içinden ne çıkacağı belli olmaz ki.

Sen git bütün kış Nat. Geo Wild falan izle, ondan sonra bi tarafın yerse gönül rahatlığıyla yüz denizde..

Belgesel izleyelim, genel kültürümüz artsın! Hadi ordan, ne genel kültürü...

Bu belgeseller adamı ölmeden mezara koyar ben size söyleyeyim. İzlemeyin kardeşim!

Eğer ben manyak gibi belgesel izlemeseydim denizin dibindeki o ecüş bücüş canlılardan haberim olmayacaktı. Bugün de şu dakilarda havuz başında pinekleyip yazı yazmak yerine denizde cahil cesaretim eşliğinde eğleniyor olacaktım..

Başıma bi halt gelseydi de bilmeden giderdim işte..

- ' ay nerede benim deniz gözlükleriiiiiim, buralarda balık mı var ne?!'

- ' deniz ayakkabım nerdeee! tekini bulamıyorum, onlar olmadan uçağa muçağa binmem ben!' demezdim.

Özellkile de BBC' nin Yeryüzü Belgeselleri serisini esefle kınıyorum..

Yok efendim evimizdeki misafirlerimiz böceklermiş, yok yediğimiz bi dolu yemeğin içinde neler varmış neler..
Yılda farketmeden bilmem kaç kilo böcek yiyormuşuz.
Dünyanın en zehirli hayvanı bir buçuk santim boyundaki denizanasıymış. Sizi ısırdığını farketmizyormuşsunuz bile. Isırıldıktan yarım yarım saat sonra mideniz bulanıp başınız dönüyorumuş birkaç dakika sonra felç olurp nefes alamaz helde ölüyormuşsunuz..

Şimdi bunu bana neden anlatıyorsun sevgili BBC! Ben bu belgesel serisini Türkiye' ye gelir gelmez aldım, amacım korkmak ve tatilimi zehir etmek değildi ki. Görmeyi hayal ettiğim şeyler değişik sevimli hayvancıklar, işte ne bileyim panda olur, aslan kaplan olur. Böyle sadece ve sadece safariye çıkmadıkça karşılaşma ihtimalim olmayacak hayvanlar sürüsünü tanımaktı.. Ama sen ne yaptın?!
Şu yaşadığım üç günlük hayatı bana dar ettin, dar! Tabi bu sadece senin suçun değil ki, Nat. Geo. ailesi de nasibini almalı...

Bi kanal yılın 340 akşamı köpekbalığı belgeseli mi verir canım?!

Normal kanallara da sakın koymayın anacım belgesel melgesel.. Böyle iyi.

Türk halkını ölmeden mezara koymayın çok rica ederim!

Fakir Ünlü

İnStyle dergisi her ay bir ünlü kadının çantasındaki makyaj malzemelerini ortaya döküp saçıp görücüye çıkarıyor..

Genelde de o dökülen saçılanlar, pek bir marka, pek bir tarz ürünler oluyor.. Efendim Dior allıklar mı istersin, Mac farlar mı istersin, yoksa en pahalısından kremler mi? Onları gördükce bazen 'aa bende de var'' deyip şaşırıyorum, artık o şaşırma bu ünsüz halimle bir ürüne o kadar para vermişliğime mi yoksa ünlünün benim gibi orta karar birşeyi almış olmasına mı bilemem. O zaman zaman değişiyor..

Fakat geçen gün, bir ünlü kızımız, ünlü dediysek öyle çok değil. Bir dizide oynuyor yeni yeni. Çantasındaki malzemeleri dökmüş saçmış.. ''Anaaam'' dedim, ''bu nasıl ünlü böyle?''..
Hemen adını koyuverdim, 'fakir ünlü'..

Çantasından çıkanlar Avon allık, Neutrogena makyaj temzileme mendilleri, bir iki dandik ruj falan.. Ayol o kadar dergiye çıkacaksın, git azıcık parana kıy de şöyle bir iki düzgün birşeyler al. Nedir o halin? Para toplayıp sana yardım edesim geldi valla.

16 Eyl 2008

Do-ğur-ma-ya-ca-ğım! Nokta.

O kadar çirkinim ki, vücudum ve yüzüm acayip şekilde şişti...
Buraya geldiğimden beri aynaya bakmaya korkuyorum. Karnım 5 aylık hamile bi kadınla eşdeğer olmuş.
Yüzüm 200 kiloymuşum gibi.. Ne bu halim? Zaten bikaç haftada vermişim 4-5 kilo bişey, şimdi bırak onları sanki iki üç katını geri almışım gibiyim. Ama iki günde 10-15 kilo almış olamam ya.. Hem alsam da herhalde biraz daha dengeli dağalır yağlar vücudumda..
Yani yarısı yüzüme ve göz kapaklarıma, kalan yarısı da göbeğime mi birikti?
Hiç sanmam, vücudum bu kadar dengesiz ve aptal olamaz, olmamalı..

O zaman derdi ne? Tam da ince görünmek isteyeceğim bi dönemde bana bu kazığı neden atıyo ki?
Ne yaptım ona bunu hak edecek?
Biraz düşünüyorum, hemen buluyorum.

Ben de ona güzel bi kazık attım, her türlü planını altüst ettim.

Ne mi yaptım?
Regl geciktirici ilaç kullandım.. Eee ne yapsaydım? Hayatımı onun saçma biyolojik isteklerine göre mi ayarlayacaktım?
Yok öyle, ben tatile gidiyorum. Zaten iki hafta olan havuz - deniz sefamın bir haftasını sırf o ben her an üremek isteyebilirim düşüncesinde diye havuz kenarında sıcaktan bunlamış bi halde geçiremem..

Bu regl olayını oldum olası anlamakta güçlük çekiyorum.. Bi kere bana bi sor bakalım çocuk falan istiyo muyum?
Soran fikir danışan yok. Bi de üstüne her ay bir hafta başıma musallat oluyor.
Sanane kardeşim, doğursam bile her ay mı doğurucam yani.. Tavşan mıyım ben?

Şöyle olsa; ben belirli bi yaşa gelince gitsem biyoloji düzenleme merkezine bi dilekçe versem (once o merkez açılsa). Desem ki; 'kardeşim ben çocuk doğurmak istiyorum.
Beni buna hazırla. Artık her ay bi hafta her tarafım mı şişer, sinirim bozulur her halta ağlar mıyım, canım sürekli tatlı mı yemek ister, deli gibi karın ağrısı mı çekerim.. Bütün bunları sana bırakıyorum. Al gönlümü diyar diyar sürükle...''

O biyoloji düzenleme merkezinin genel müdürü artık kim olacaksa o da dese ki, ''tamam anacım şimdi sen git evine. Zaten doğurabileceğin zaman bunu anlayacaksın.
Aşırı kan kaybedeceksin, şişeceksin ve bi dolu saçma sapan şey olacak. İşte o zaman doğrabilirsin.''

Tamam işte, olay bu kadar basit ve demokratik olmalı.
Ne suçum var benim vücudum ortaokuldan beri her ay 'doğur, doğurabilirsin. Aslında istesen hemencecik bi çocuk başına bela edebilirsin. Bak ben sana o uygun ortamı yaratıyorum. Her türlü hazırlığı yaptım, olay sadece senin istemene kalmış, hadi doğur, bunu yapabilirsin' diyor..

Bak salak biyolojim ve metazori vücudum, 13 - 14 yaşında bir çocuk neden doğursun? O yaşta anne olunca sanki madalya verecekler. Zaten henüz sen çocuksun. Neymiş, sen kadınmışsın.. Her türlü cefa sende olacakmış. Bana mı sordun acaba kadın mı olmak istiyosun erkek mi diye.. Hayır!
Peki bana mı sordun çocuk doğurmak istiyo musun diye, hayır!
O zaman ne diye bana bu regl olayını musallat ettin?
Ortaokuldan beri psikolojik ve biyolojik baskı altındayım canım... Her ay illa doğur da doğur...

Doğrumuyorum işte! Sevmiyorum çoluk çocuk. Görünce tüylerim diken diken oluyo. Hele de bende ters tepiyo, bana bişeyi yapma de inadına yaparım. Ama yap de hayatta yapmam.

Belki de ilk teklifim biyoloji düzenleme merkezine çok saçma gelmiş olabilir , o zaman başka bi çarre üreteyim hemen. Demokrasi de çareler tükenmez, önemli olan insanlar çözüm odaklı azıcık uyumlu olsunlar. İlla dayatma yoluna gitmesinler..

Teklifim şu; tatile gideceğim dönemde gidip başkanla konuşayım, şöyle söyleyeyim; 'pek sayın başkanım, ben iki hafta tatile gidiyorum. İzniniz olursa denize havuza gireceğim. Bu iki hafta içinde de üremeyi düşünmüyorum. Bi düş yakamdan, bi rahat bırak. Olur mı canım? Bak ben sana rüşvet müşvet vereyim, sen al o parayı takıl istediğin gibi. Ben de takılayım.. Kapişşşş?!'

O da desin ki ' tamam anacım, benden sana izin. Ama dersen ki doğurucam yok illa doğurucam, o zaman gelip kapımda ağlama. En erken iki hafta sonra doğurabilirsin.'

Ben de içimden 'ulan başlicam çoluğuna çocuğuna diyip' dışımdan da kızıp yüzebilme hakkımı elimden almasın diye 'tamam sayın başkanım, çok sağol' desem ve ayılsam. Olmaz mı?

Hayır olmaz, ya tatilin ortasında havuz başında bir hafta pinekleyeceksin, ya da salak gibi 200 kilo şeklinde gezeceksin. Sen seç! Kadınsın!

15 Eyl 2008

Hayvan Beslemek Ya da Beslememek, İşte Bütün Mesele Bu!

Yokluğumda daralıp mail atan arkadaşımın yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum...

Kendisi büyük ablasının köpeği olan Pedro' dan bıkmış (yine).

Pedro bir yorkshire terrier.
Tabi bu fotoğraftakilere benzemiyor. Cin solarak aynılar, fakat Pedro beyimizin sapsarı, dümdüz ve çok güzel tüyleri var, tıpkı annesi gibi. Annesinin saçları da Legolas' a benziyor. Anneyle oğlunun saçları aynı yani..

Pedro çok huysuzdur, yer yer yabancılara yer yer ev halkına karşı.
Arkadaşımı delirten konular da yine onu tuvalete çıkarmışken yaşanan olaylar... Ama yazık, ben kıyamam yine de ona...

Mail 1:

Pedro' yu dolşatırırken çevredeki çocukların '' aaaaaa ne şekerrrrrr , niyee korkuyosun kiiiiii
( bir cevval çocuk yanındaki biraz daha yaşça küçük çocuğa sölüyo ) küçücükkk bişeyyyy'' diyerekten Pedro' nun üzerine yürüyüp, benim bu arada gösterdiğim her türlü çabaya rağmen ( yüzümü asaraktan pedroyu saklamak, çamurlu patilere rağmen kucağıma almak gibi... ) Pedro' nun da bir pitbull edasında çocuklara o bet sesi ile bağırıp çağırmasından ve zavallı bendenizin yüzünde bu gerginlikten dolayı geri dönüşü olmayan kırışıklıkların oluşmasından
NEFRET EDİYORUUUMM !!!!!

Ve utanarak sölüyorumki ben hayvan beslemeyi artık sevmiyorum... Çünkü eminimki insanoğlundan kat kat daha iyi olan hayvanların bile heralde bana kastı var ve beni uyuz ediyolar... Bana herşey batıyo artık..

Bu yazıyı çok ciddiye almayın.. Muhtemelen sağlıksız bir ruh hali ile yazıldı...

sevgiler...

Mail 2 (birinciden yaklaşık 10 dakika sonra):

Hayır konuşmayayım konuşmayayım diyorum kendimi tutamıyorum;

Bu hayvan köpek diil mi kardeşim??? Köpek... Yıllar yılı daha doğrusu asırlardır köpeklerin insanlarla özellikle de çocuk milleti ile arkadaş olduğu bilinen birşey diil midir??? Evet öyledir..
Sen köpeksin kardeşim... Köpeksen de köpekliğini bileceksin!!! Çocuklardan hoşlanmasan bile onlara pitbull gibi saldırmayacaksın!!! Çocuk parçalamak ve gazetelere haber olmak pitbull lara özgü bişeydir. Senin küçücük bir terrier olarak buna hakkın yok!!!

İkincisi hormonları tavan yapmış koruma içgüdüsü yüksek anneler ile beni karşı karşıya GETİR MEYECEKSİN!!! Kadın haklı yani...
Ve kimse bana şimdi yaşlı köpektir idare et edebiyatı yapmasın kardeşim.. Pedro bunu ceninken planlamıştı ve buna programlanmıştı!!!

Ayy kendimi çok kötü hissediyorum sinirlerime karşı koyamadığım için...
Bir gün Pedro ölse eminim çok da üzülürüm. Allahım affet sen beni.. Ama dayanamıyorum yaaa. bu hayvanın bu hareketlerine DAYANAMIYORUM!!!

siz beni yine affedin,ciddiye almayın.

sevgiler


Sen çok yaşa e mi? O kadar nefret kusmuş, bir de arkasından sevgiler demiş :)

Dönerci, Derdin Ne?

Hani sokak röportajları vardır ya, böyle çalışan insanlarla yapılan..
Dönerci olur, ayakkabı boyacısı olur, balıkcı yada manav olur..

Şimdi mesela dönerci olsun, muhabir yavaştan yanaşıp soruyu sorar;
- ''abi sıcaklarla aran nasıl? hava bilmem kaç derece, siz bir de döner tezgahının balındasınız, zor olmuyor mu?''

Dönerci ise gayet cool bir şekilde, hiç istifini bozmadan işini yapmaya devam eder, kocaman bıçakla bir miktar döner tırtıklar ve kafasını kaldırmaya bile tenezzül etmeden;
- ''alışığız biz'' gibi gayet kısa ve net cevaplar verir..

Muhabir tekrardan;
- ''yanmıyor musun abi sıcakta?'' der,

Dönerci tekrardan kısa ve öz;
- ''alışığız biz'' der.

Anlamadığım şu dönerci amca, sen Hülya Avşar mısın acaba? Peşinde hergün yüzlerce paparazzi mi dolaşıyor ki, sen o döner tırtıklama işine iki dakikalığına da olsa ara verip, az kameraya bakıp, ne bileyim çoluğuna çocuğuna iki el sallayıp ''ya sorma gardaş, bittik biz yav. Ölüyoruz sıcaktan'' falan diyemiyor musun?

Hiç boşuna 'ben zaten ünlüyüm, kamera gördüğüm zaman cıvıtmama gerek yok' moduna girme. Şu dünyada sabahtan akşama kadar döner kesip bir de hergün demeçler veren ünlü bir kebapçı tanımıyorum ben. Yani tüm techisat ve mürettebatı dönerlerden yapılmış bir roketi uzaya fırlatmıyorsan ünlü olma ihtimalin pek düşük.. O yüzden ağarlığımı koruyayım, akşam çoluğa çocuğa maskara olmayayım diye düşünüp artistlik yapıyorsan, çok yanlış yoldasın demektir...

Çünkü çok komik gözüküyorsun!

Mini Beddua Sözlüğü_ Beta Sürüm

Halkıma hizmetim olsun, tepe tepe kullanın!

- Torpah başşan.

- Gan içen aha.

- Canın yarıla.

Bütün bunlar Erzurumluların kendilerine özgü beddualarından bazıları.


O kadar komikler ki.. Hepsi ayriyetten Türkçe tercüme gerektirir..

Teyzem biraz geç evlendi üstünüze afiyet. İsteyeni mi çıkmamış, dedem mi vermemiş, olmuş zamanında bişeyler..
Geçten geç evlendi zar zor biriyle. Kocası da pek genç sayılmazdı. Yani ne desem teyzem 35 falan olsa kocası da bir 10 yaş büyüktü ondan..

Bi de üstüne 6-7 sene çocukları olmadı. Teyzemden geçti geçecek bu çocuk doğurma dönemleri. Gitmedikleri doktor, saçma sapan üfürükçüler falan kalmadı..
Herbirine ayrı koçlar, koyunlar kurban ediyorlar. Ben küçücük yaşımda her defa ayrı bir kavga
çıkarıyorum, siz nasıl hayvanlara kıyarsınız diye..

Neyse efendim geçten geeeç teyzemin bir kızı oldu. O zamanlar da biz aynı apartmanda karşılıklı dairelerde oturuyoruz.

Küçük kuzenim yaramazlık yapmış birgün, ne kadar yapabilir ki zaten 2-3 yaşında mı ne.. Teyzem de kızmış buna koymuş kapının önüne, arkasından da bir dolu 'Erzurum'ca' beddua saymış..

Annemi evde yok sanıyomuş, annem de almış Derya' yı eve kapatmış kapıyı, kapı deliğinden teyzeme bakıyolar. Bi yandan da kıkır kıkır gülüyorlar.

Teyzem diyor ki; 'biyyy torpah başşan' 'anam gan iççen aha' 'cannın yarrılaa'

Sonra tabi bi telaş sarmış, bakmış çocuk yok. Annem de masuz aklı başına gelsin diye Derya' yı çıkarmamış bi süre evden.
İşte o sırada teyzemin canı yarılmıştır herhalde korkudan..

Sen onca sene kısırım ben çocuğum olmuyor diye ağla, nerdeyse gözleri kör olacaktı.
Sonra da kıza etmedğin bedduayı bırakma.

Anlamayanlar için açıklayayım (anlayan bir ben mi varım acaba?);

- Torpah başşan; toprak başına demek. yani öl, üstüne toprak atalım gibi birşey.

- Gan içen aha; kan içine aksın, yani iç kanama geçir tadında.

- Canın yarıla; bedenin yarılsın, patlasın, parçalansın..

- Gara telve gusasan; ölürken kan kusmak.

- Davun goltugan vura; koltuğunun altına öldürücü bir darbe gelsin, geber.

- Golera sizi toplaya; kolera hastalığına yakalanasıca.

- Boynun altında gala; bir yerden düşte boynun altında kalsın öl.

- Uyyyy seni iflah olmayasan; bir türlü iyileşme, şifa bulama.

- Uyyy yetip yerişmeyesen; büyümeden öl, yani hobbit kal.

- İki gözzün ögen aha; tek göz de değil, ikisi birden önüne aksın kör ol, geber.

- Uy seni paramparça olasan her bir parçan bir yanda gala; bunu babaannem anneme söylemiş zamanında. Anlamışsınızdır herhalde, bir nevi çağdaş William Wallace olasan demiş anneme.

Gördüğünüz gibi hemen her bedduanın önünde 'uyyyy' yada 'vışşş' gibi anlamsız vurgu kelimecikleri yer alıyor..

İşin inceliği cümleye bir hız ve sinirle o vurgu kelimeciklerinin üstüne basa basa ve mümkünse en yüksek ses tonunuzla başlamak, devamını yine sinirli ama daha düşük bir sesle, bitirişi ise en son kelimenin üstüne iyice basarak, yani bazı harfleri iki kere söyleyerek beddua etmenizde. Mesela 'basasan' değil de 'bassasan', 'gusasan' değil de 'gussasan' gibi..

Yani benim teyzem az yarım akıllı, o çocuk iyi bu beddualarla hala yaşıyabiliyor. Annemin ise babaannemden gelen beddua sonucu 'gırh parçaya ayrılmamış olması' ilahi adalet dedirtiyor insana..
Babaannem de az değildi yani. Ben bütün uyuzluğumu ondan almışım kesin. ''Kendisi öldü ama ruhu sende yaşıyor der annem hep''.
Gülerek söyler ama artık bilemiyorum ne kadar ciddi ne kadar değil.

Ekmek, Köfte, Obezite, Turist ve Turizm Bakanlığı...

11 kilo bagaj fazlam var, karşılığı 33 Ytl.

Eee, zaten uçak bileti de 70 Ytl falan. Bari valizim için bir kişilik dönüş bileti alsaydım.. Hem ''tek başıma nasıl uçağa bineceğim ben?'' diye yakınmaz, hem de ''33 ytl'' denildiğinde ''haaa?!'' diye kalmazdım..

Bir kadın için 15 kilo sınırlı yeterli mi ki?

Yine tekrarlıyorum, bu kuralı da kesin erkekler koymuştur.

Yıllarca; ''evde otur koca bekle'', ''kız çocuğunun okulda ne işi varmış?'', ''kısmeti çıkar veririz birine'' zihniyetli babaların işlediği suçun cezasını ben çekiyorum şimdi, olacak şey mi canım?!

Kadınların iş hayatında daha etkin rol almaları gerekiyor..

Şöyle olsun kuralllar;
'Sayın yolcularımız, bagaj limiti bayan yolcular için; 50 kilo,
erkek yolcularımız için ise; 5 kilodur.'

Başka bir erkeğin kullanmadığı kargo hakkını bana verseler bari, yada uçağın bütün bagajlarını toplayın, limiti aşarsa o zaman biz kadınlar aramızda iç beş kuruş toplar farkı veririz.
Kimseye de dokunmaz.

Hem nedir bagajın suçu canım?! Bizi niye tartmıyorsunuz?
Madem uçağın bir taşıma kapasitesi var, yolcuyu da tartın kardeşim!

Adam gelmiş obez obez 160 kilo oturuyor, hem tek kişilik bilet parası vermiş, hem iki kişilik yer işgal edip yanında oturanı da mağdur ediyor.. Hem de kimse ona 'şişş hemşerim, ne bu hal?' demiyor..
Sonra da sen gel benim zavallı valiizmin 11 kilo fazlasına söylen.. Olacak iş değil!

Bileti alırken sorun kaç kilo olduğumuzu, söyleyelim.
Bagajlarla birlikte bizi de tartın.

''Aaa Lale hanım, siz tatile gitmeden tam 3 kilo almışsınız, olacak şey mi? Şimdi nasıl sığacaksınız o bikininin içine, hımm?!'' deyin.. Fazla kilo başına alın 3-5 ytl birşey.

Sonra dönerken de ''Aferin Lale hanım, siz bu tatil iyi yüzmüş az yemişsiniz. Bakın tam 5 kilo vermişsiniz. Biz de şirketcek size ödül ve teşvik babında bilet ücretinizi % 25 indiriyoruz.'' deseler.

Hem bizler tatilde az yer bol yüzeriz, hem de şu turizm meselemize bir nebze de olsa çözüm olur, nasıl mı?

Hani hep derler ya, beş yıldızlı tatil köyleri açıldığından beri turistler otellerden hiç çıkmıyorlar diye. Yok ülkeye döviz girmiyormuşta falan filan..

İşte çözüm burada sayın okuyucular!

Eğer siz bileti alırken kilosunu sorduğunuz, sonrasında da uçağa binerken tarttığınız bir Türk'ten aldığı kilo başına 3-5 ytl keserseniz, o Türk tatilde aç billaç gezer.

Peki bu ne demek?

O zaman 24 saat açık büfe şeklinde hizmet veren tatil köylerine gitmez, orada her verilen ikramdan (ikram da çok 'baba' lafı mı ne?) beşer onar çatlayana kadar yemez.

Eee, Türk insanının tatil köyüne gitme mantığı nedir?

''Gidelim yav, 24 saat açık büfe. Sınırsız yiyecek içecek. Yer, gezer, eğleniriz.'

Bu cümledeki yanlış 'yemek' eyleminde değil, 'gezmek' eylemindedir. Çünkü yemekten bırak adım atmayı, nefes alamayacak hale gelecektir.
'Eğlenme' ise tam yerli yerindedir. Çünkü Türk bedava bulduğu şeyi 'yerken' 'eğlenir'.

O zaman şöyle değiştirelim, sorun kalmaz;
''Gidelim yav, 24 saat açık büfe. Sınırsız yiyecek içecek. Yer, eğleniriz.'

Ailecek gidilen beş yıldızlı tatil köyünde Türkler sabah kahvaltısıyla güne başlar. Kimyasal olarak birbirnini tutmayacak bir dolu yiyeceği tabağına doldurur ve yarısını çöpe dökülmek üzere yerinde bırakır.

Kahvaltıdan hemen sonra gözlemeci teyzelerden üçer beşer gözleme alınır, yanında ayranla ooh, mis..

Sonrasında havuzbaşı barından bedava olan sınırsız ayran, cola, limonata üçlüsünü sömürür.

Açık büfe öğle yemeği sonrasında havuz başında birkaç tantuni, akşam yemeği ardından dondurma.

Gece yatmadan evvel çorba. Ve en son olarakta, bütün bunları sindirmek için beş, on şişe soda..

Sonuç olarak, bütün bunlar size bir haftada oratalama beş kilo katar. Yemekten hareket edemediğinizi de varsayıyorum. Tek harekey lokantadan tantuniciye kadar olan kısımı yürümektir.
E, orada yaktığın 2-3 kaloriyi 4 tantuni yiyerek 350 kalori şeklinde geri alıyorusun.
350 ileri 3 geri gidip gidip geliyorsun.

Şimdi tatilde 4 kişilik bir aile olarak gittiğinizi varsayalım; 5*4= 20. Kilo başına 5 ytl desen, etti mi sana 100 ytl!

Benim bildiğim bir Türk babası havadan hiçbir şeye öyle 100 ytl vermez.
Peki bu durumda ne yapar? Çoluğu çocuğu tatil köyüne götüreceğine kiralar bir pansiyon yada apart, orada da yediklerini kısabildiği kadar kısar.

''Hanım, bu akşam da mangal yapmayıverelim yav. Kim uğraşacak şimdi onunla. Sen kes bir karpuz, yanına da birer dilim beyaz peynir. Ohh, mis gibi akşam yemeği işte. Hem yaz sıcağında ağır yememek lazım, sen de işle güçle uğraşma. Tatile geldik, otur azıcık uzat ayaklarını dinlen'' der..

O zaman ne olur? Turist tatil köyüne kapanmaz, dışarı çıkar iki karpuz bir kalıp beyaz peynir de olsa alır birşeyler. Ülke ekonomisine katkıda bulunur.
Belki bu şekilde ülkemizin gitgide büyüyen obezite sorununa da bir çözüm bulmuş olur, bir nebze de olsa dur deriz.

Ben bu çözümü yerli turistler için buldum. Elin gavrunun 3-5 doları takacağını sanmıyorum. Hem zaten % 75'i obez.

Turizm Bakanlığı da bir zahmet yabancı turisti otelden çıkarıp para harcatma yollarını bulsun. Herşeyi ben mi yapacağım canım aa?!

Şurda kendimizi paraladık hem obezite hem de turizm konusuna bir çözüm bulalım diye, üstelik beş kuruş para aldığım da yok!

Çok istiyorsanız yapıverin beni turizm bakanı, verin şahsıma bir mercedes + özel şöför. Her ay da yatırın hesabıma 3-5000 ytl, yabancı turiste de çözüm bulayım..

Ne kadar ekmek, o kadar köfte arkadaş!!