23 Eki 2008

Uyy Kırma Daaa

Taşınırken kutuların üzerine birşeyler yazarlar ya, mesela kitaplar, dvdler falan gibi..
Ben 'kırılacak' yazısını anlayamıyorum, kırın mı demek oluyor yani? Mesela onun yerine 'dikkatli taşıyın' gibi açık ve net emir cümleleri kullansak olmaz mı?
Bir laz gelir de 'uyyy ha punun üstünde kırılacak yazii kırayum daaa' derse ne olacak? Benim caaanım yemek takımlarım çat diye gidecek mi?

Üstünde düşünmek lazım, hafife alınacak işler değil bunlar, ama diyeyim!..

Sonunda

Dikkat dikkat, aranan ev bulunmuş, kazasız belasız tutulmuştur!
E haliyle bu uyuza biraz müsade...

Esenlikler diliyorum efem...

22 Eki 2008

Bi Düzgün Okuyun

Tövbe ya, facebook çıktı mertlik bozuldu..
Benim doğumgünüm bugün değil, bak okuyun yanında ne yazıyor? O kadarcıkta ingilizceniz olsun artık, bugün değil demekten sıkıldım ayol..

Hem zaten kendisini salladığım da yok, rahat olabilirsiniz..
Kedisini severken ağlayan bir deliyim ben....

Bir Soyum Bile Yok!....

T.C. kimlik numarama ihtiyacım vardı, babam yazmıştı bir kağıda ama kalkmaya çok üşendim netten bakayım dedim. Demez olaydım!

Bilgilerimi giriyorum ama sonuç gelmiyor, düşünüyorum düşünüyorum bulamıyorum..
Anne adım, baba adım, doğum tarihim vs hepsi tamam, ee neden çıkmıyor ki bu numara? Dedim yapamamışlar bir siteyi bile, beceriksizler.. Ama işin aslı o değilmiş..

Sinirlerim nasıl hopladı size anlatamam..
Efendim neymiş, kütüğüm Fatih'ten Üsküdar'a geçmiş. Neden, evlendim diye!
Ya bu dünyanın düzenini anlayamadım. Neden her açıdan kadınlar ikinci sınıf? Bize ait bir soyadımız bile yok, düşünebiliyor musunuz? Doğdun babanın soyadı, evlendin kocanınki, boşandın yine babanınki..
Eee, benim sabit bir adım olamayacak mı?

Adı üstünde 'soy'adı, yani soyumu temsilen bana verilmiş bir ad. Noluyo ki evlenince, adamla aynı evde yaşıyorum diye soyum mu değişti yani? Hemen hooop elalemin soyuna geç, e onlar değil ki benim gerçek ailem. Sonradan bir aile olmuş olabiliriz, ama asıl soyum onlardan mı geliyor yani?

Ya ne saçma ya ne saçma!
Hasta ettiniz beni, hiçbirinizin beyni yok...

not: üsküdardan da nefret ederim, hacı hoca dolu. bari başka bir semt olsaymış..

21 Eki 2008

Acıkmış Erkek Modelleri

Eniştem eve gelmeden yaklaşık yarım saat evvel ablamın telefonunu bir çaldırır, bu 'eve geliyorum yemeği ve sofrayı hazırla' demek. Bu huyuna uyuz oluyorum, hoş adamın hangi huyuna uyuz olmuyorum ki? Beni ve eniştemi tanıyanlar şimdi okurken gülmüştür kesin..

Ablamın arkadaşı olan Gül abla'nın kocası ise eve gelmeden üç-beş dakika evvel çaldırıyormuş sofrayı hazırlasın diye. Ayol kadın güdümlü roket mi hemen sofra kuracak? Cins!

Eşimin teyzesinin kocası ise en fenası, gelmeden biraz evvel arıyormuş, ama eve adımını attığında çorbası sıcak bir halde tabağında olucakmış. Bu kural bozulamazmış...

Iyyy, hepinize sinir oldum, ne biçimsiniz ya! Bunu isteyen kadar yapanda da kabahat var..

Ben çok şanslıyım, benim kocam eve gelir çoğunlukla da yarım saat kadar yemek ve sofrayı bekler. Gıcıkı da çıkmaz, uyumlu bir insan..
Hoş ben de bu üstteki hatunlar gibi kul köle olsam kim bilir neler ister, baştan mesajları doğru vermek lazım....

Günün Özlü Sözü: Teyze Beni Sinir Ettiniz

Özlü sözün açıklaması:

Uyuzun ablası kahvaltıya gelecektir, günlerdir ev aramakta olan uyuz şu anki meskeniyle ilgilenemediğinden sabah sabah temizlik yapmak zorunda kalır.. Sonrasında ablasıyla markette buluşur, çünkü meskeninde günlerdir temizlik yapılmadığı gibi yemekte yenilmemiştir, tam takır kuru bakırdır.
Aç billaç olan uyuz ve ablası çabucak birşeyler alır, kasaya yönelir. Sabah sabah ne bu sıra diye düşünürken on dakika beklemişlerdir. Sonrasında bir kadın elinde iki parça şeyle gelir ve uyuzu çileden çıkaracak yalvarmayı yapar 'iki parçam var, önünüze geçiim mi?'. Ablası döner aç billaç ve sinirli uyuza bakar uyuz da 'geçecek işte, ne soruyo ki' gibi saçmalar..
Tam aldıklarını ödemeye hazırlanırken bir amca ve karısı gelir 'ben bi tane şey aldım, şunu ödeyeyim' der, uyuz da 'zaten arkamda bir kişi var, kusura bakmayın. her önüme gelene yol verirsem ben eve nasıl gideceğim?' der.

Amca ve teyze uyuza bir pislik gibi bakarlar 'e ne olurdu sanki ne var bıdı bıdı' gibi gereksiz cümleler kurarlar. Uyuz susar, ama o konuşmaların ardı arkası kesilmez ve amca karısına günümüz gençliğinden dem vurmaya başlayıp 'eee naparsın hanım, biz herkese yol veririz ama onlar bize vermez işte, bunlar böyle' falan deyince uyuzun tepe bir atar, 'ne diyorsunuz ya, her önüme gelene yol versem ben napıcam? Bu kasada sabit kalırım o zaman, geçin arkada bir kişi var bekleyin sıranızı. Ayrıca da kime yol verdiyseniz verdiniz, ama ben bir sakız bile alsam kimseden sıra istemiyorum, geçip paşa paşa bekliyorum' der.
Teyze şaşırmış bir şekilde 'tamam tamam' der, amca söylenmeye devam eder ve uyuz özlü sözü patlatır; 'tamam diyosunuz ama beni sinir ettiniz teyze!'.

- Biri iki parça şey almış diye, her isteyene yerimi vermek zorunda mıyım?
- Ayrıca ben ondan daha fazla şey almış ve markete daha fazla para kazandıracakken neden kimse hakkımı savunmaz?
- Kurduğun bir soru cümlesi değil midir? 'Sıranı alabilir miyim?' diyorsun, yani bu ne demek? Cevabı bana kalmış, ister veririm ister vermem. Neden 'evet' deyince kimse teşekkür etmez de 'hayır' ı duyunca şarlar?
Bi gidin başımdan sabah sabah, iyi ben size dalmadım..

Ablam çok güldü ama, bütün sabah 'oooh iyi oldu, gıcık şeyler' deyip benimle gurur duydu..
Duy ablacığım duy, ben de seninle gurur duyuyorum!

Sakıncalı Malzeme

Bir insanın eşi tarafından beğenilmesi, yetenekli bulunması ne güzel şeydir değil mi?
Herkes evet diyor şimdi.. Ama benim için bazen kabus olabiliyor.

Web sitemi yeniliyoruz, yani bloglarım değil de içinde gerçek dünyaya dair belirtiler olan, paranın esiri olmuş uyuzun çalıştığı yerlerde vaktini ve ruhunu satarak yaptığı tasarımlar vs lerin olduğu, şu anki tasarımından pek hoşlanmadığım sitemden bahsediyorum, portfolyo sitem..

Eşim sağolsun çok güzel bir tasarım yaptı, nedense kendim için bir site tasarımı yapamadım. Şu ankini ben yapmıştım ve online olduğu günden beri değiştirme planları yapıyorum.
Neyse konu içerikle ilgili.. Ben tasarımlarımı ve illustrasyonalrımı koymak istedim, eşim tutturdu fotoğraflarını da koyalım diye. Çok seviyorum fotoğraf çekmeyi, hepte çekerim ama bana hiç profesyonel gelmiyorlar. Belki bu işten pek anlamayan biri için estetik gelebilir ama beni kesinlikle tatmin etmiyorlar, paylaşmaya değer bulmuyorum..

Delirtti beni, koyalım koyalım diye. Sonra o bitti, uyuzcadı'yı da koyucakmışım. Ay niye herkes okusun ki bloğumu? Zaten ben çevremde bilinsin istemiyorudum, yayılıverdi bir parça ama neyse artık.
Özel şeylerimi yazdığım, sonuna kadar saçmaladığım, abuk subuk atıp tuttuğum bloğum neden cv'mi yollayacağım ajanslara malzeme olsun?

Ama ben senin derdini biliyorum beyefendi, içinde seninle ilgili birşeyler olan yazılarımdan kurtulma çabasındasın..
Bana 'içindeki sakıncalı yazılarını çıkar, adını soyadını da yaz' dedi. Neymiş ki o 'sakıncalılar'? Sanki 18 yaş üstüne yönelik yazılar yazıyorum, sakınca dediğin kendisine laf attığım yazılardır.

Güzelce söyledin, silmedim, şirinlik yaptın, silmedim. Şimdi de aklın sıra beni oyuna getireceksin.. Yemezleeer..
Çıkartmıyorum canım, yazmaya da devam edeceğim. Beni sinir etme, malzeme de verme o zaman böyle dertlerin olmaz, hıh!

20 Eki 2008

Not Sinsilesi

Bugün ayın yirmisi, ben yazmışım 35 yazı.
Kıymetimi bilin, benim kadar verimli başka bir blog var mı? Düzgünce okuyun çıkın bakalım...

not: netten bulduğu resimleri paylaşan blogları saymıyorum, benim gibi yazacak çatır çatır, satırlarca...

not not: bir yandan da 'vay be ne psikoloji var bende, amma her halta uyuz oluyormuşum' demeden edemiyorum..

not not not: deminden beri susuzluktan öleceğim, bi kalkamadım bloğumun başından..

not not not not: sonum hayır olur inşallah...

Tabelacı Aranıyor

Arkadaşımla chat yaparken, 'bi saniye canım, telefon' yazıp gidiyorum. Döndüğümde bir bakıyorum ki aradan yarım saat geçmiş, yuh bana!

Geçen günde aynı şeyi yaptım, bugün de.. 'Kiminle konuştun ki o kadar?' dedi, 'annem ve babam, iki emlakçı ve eşim' dedi. Galiba hızımı alamıyorum, bugünlerde bana bir dokunan bin ah işitiyor.

Annem 'dün ev bulabildin mi?' demeyegörsün, hemen başlıyorum, yarım saat sonra yorulup susayınca telefonu kapatıyorum.
En iyisi bir tabelacıdan sırtımın ölçülerinde ve üzerinde 'çevreye verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim' yazan birşey alayım, ben de rahat edeyim etrafımdakilerde...

Bitmez Çilem

Babamı şu dünyadaki herkesten çok severim, ama bugün beni gıcık etti.
Eşim gelmeyecek yalnız ev bakacağım, canımın istediği gibi hareket edip kibarlık yapmam gerekmeyecek demiştim, ama yine olmadı...

Babam 'yalnız ev bakılmaz' deyip benimle geldi, tabi annem de..
Sağolsunlar, 'aman da kızım büyümüşte, hayatın sorumlulukları üstündeymişte aman da aman' cümleleri eşliğinde ev baktık.
Bir ara ben emziğim düştü diye ağladım, ama onun dışında sakin bir gündü..

Babam bana eşimi aratmadı, hatta daha beterdi. Çünkü eşinizle tartışabiliyorsunuz, aslında bu bir koca için süper bir özellik. Yada benim gibi sonsuz kapris ve şımarıklık özellikleriniz devreye girebiliyor. Ama baba öyle mi, babama nasıl bağaracağım, yada 'ooof yeter istemiyorum işte' falan desem ne kadar üzülür, zaten diyemem de...
O yüzden uygun olmadığını düşündüğüm evler için çok mantıklı ve elle tutulabilen sebepler üretmem gerekti.
Bir de bütün erkekler aynı galiba, dekorasyondan ve ev işinden hiç anlamıyorlar.. Mesela eşimin dün tutmak istediği evden bahsedince aynı olmayacak önerilerde bulundu. Elalemin evine neden o kadar para harcayayım ki? Havaya giden birşey o.. Aç mıyım açıkta mıyım da kendimi mecburen o eve atacağım bütün bu masrafları yapacağım?

Üstelik dediğim gibi her önerisine 'istemiyorum baba ya aaaa ısrar etme' diyemediğimden mantıklı şekilde açıklamam gerekti..

Sonra yemek krizi yaşadık, ben hamburger yemek isterken anne çorba içmem gerektiğini savundu. Hadi o olmasaymış hamburgerle cola yerine ayran içebilirmişim.. Ay hiç olacak şey mi?

Toplamda bir eve baktım, diğerlerinden birini 14. kat olması sebebiyle istemedim. Hem ödüm kopar, eşim de korkuyor, hem de annesi bizi yer bitirir.
Dün akşam bile deprem, kolonlar, hayat üçgeni, deprem valizi, temeller, su mazgalları, bina yükseklikleri, gölcük depremi, alev topları, onun kardeşi bunun annesi gibi konularda epey hararetli konuşmalar gerçekleşti.

Bir diğeri de 'zaten size olmaz' denildiğinden elendi, en azından emlakçı beni biraz anlamış. Olmaz dediği de şu, dün o emlakçıyla baktığımız bir evde genzim fena halde yandı, neden mi? Dışkı kokusundan.. Tuvaletin kapısını açınca yüzüme doğru bir bomba şeklinde koku patlaması oldu... Ölüyorum sandım, saatlerce boğazım acıdı, öğğkk...

Sonrasında akşam kuaförüme uğradığımda bol bol parafin ve mis kokulu jöle kokladım, arada da çantamdaki el kremini kullandım, eh işte etkisi biraz geçti..

Şimdi diyeceksiniz ki, sen nasıl bir ev arıyorsun da bir türlü bulamadın?
Tabi bu soruyu soracak olanların yaşca benden daha ufak hiçbir haltla uğraşmayan, herşeyi anne babası tarafından cuk diye oldurulan bir genç (benim üç sene evvelki halim), yada doğuştan paranı içinde yüzmüş ne istese elde edebilen gıcıklar tarafından sorulabileceğinin de fena halde farkındayım..
Yine de cevaplayayım, içinde mutlu olabileceğim, görünce ısınabileceğim, iyi bir muhitte, komşularımı ve çocuklarını öldürmek istemeyeceğim, bol güneş alan, mutfağı otuz yıl öncesinin olmayan, tercihen boyası yapılmış minnoş bir daire istiyorum. Öyle lükslerle falan da işim yok, yok ankastre olsun, yok bilmem ne olsun.. Aklıma gelmiyorlar bile, ama yeter ki ısınayım, seveyim. Yoksa çıkmamın bir anlamı yok, şu anki evimi de sevmiyorum zaten, hem bu kadar dolaş uğraş, hem de yine sevme.. Olacak iş değil..

Şimdi kim beni yargıladı, kim bana 'sen de ne istediğini bilmiyorsun be kadın, bizi hasta ettin' dedi ki ben açıklama yapmak zorunda hissettim kendimi?
Hiçkimse! Eeee ben salak mıyım bu kadar şey yazdım? Evet!
Bu ev konusundan sıkılan da varsa kusura bakmasın, gitsin aliceharikalardiyarinda.blogspot.com' u okusun, benim hayatım bu şu sıralar...

not: inşallah öyle bir blog yoktur, bana dalmasın..

19 Eki 2008

Anlamsız Olan Dün ve Çok Yorucu Olan Bugünün Özeti

Benim vertigom var, bloğumda daha evvel bundan hiç bahsetmemiştim.
O da ne olaki derseniz, kısa bir özeti işte burada var .

Bu hastalıkla tanışıklığım iki kış evveline dayanıyor, daha evvel hiç duymamıştım. Başım dönmeye bir başladı, teee bir ay sonra durdu. Bu sürede ne mi yaptım, hep uzandım yattım.. Ne olduğunu bile bilmedeen bir ay boyunca hep yatmak iğrenç birşeydi.
Şimdi ataklarım daha azaldı, ama zaman zaman sinirlendiğimde, üzüldüğümde, mevsim geçişlerinde yine başlıyor. Bundan neden bahsediyorum, çünkü bir haftadır yine fıldır fıldır dönüyorum. Ev meselesi yüzünden hem gezdim, çok yoruldum, ve çok stresliyim.
Koskoca bir haftasonundan sonra elimde yine tutmayı çok istediğim ama tutamadığım bir ev, başka tutmayı istemediğim ama çok sıkıldığı için artık bunu tutalım diye tutturan bir eş var..
Bugün stresim ve sinirim tavan yaptı. Üstelik akşamım da 'yine' çok hareketli geçti, eşimin kardeşi sağolsun.. Başım kazan gibi, ağarıyor ayrıca da dönüyor.

Dün bütün günüm aptal emlakçılarla geçti. Birine ben girmedim, eşim gitti. Döndüğündeyse yanında sarhoş ve buram buram içki kokan bir ayı vardı. Arabaya arkaya oturdu, elinde sigara.. Eşim 'söndürür müsünüz eşim kullanmıyor' dedi, 'söndürdüm kafasını da koparttım anadın mııı' gibi garip bir karşılık verdi.. Sonra aada bir konuşmanın içinde küfür de edince içki ve sigara kokan ağzıyla birlikte bir sonraki sokakta attık arabadan.

Öğleden sonramızı ise bütçemizin 300-400 ytl üstündeki tam 4 eve bakarak geçirdik! Evin pahalı olduğunu neden geldiğimizi sorduğumda emlakçı olacak üçkağıtçı bana 'biraz fedakarlık yapar tutarsınız' dedi, dalacakken yine sakinleştirildim, artık niyeyse! Hep sus hep sus nereye kadar ve neden?! Bu konuyu hiç açmayayım en iyisi...

Gün akşam oldu zaten, bugün de benim için bir şehir efsanesine dönen evi görmeye gittik, iğrençti. Sonra baktığımız bir dairede beagle vardı, kucağımda koskoca köpek evi dolaştım ve şu an ne gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Kendimden o kadar geçmişim ki, kaldığımız süre boyunca ev sahibiyle daire değil köpek hakkında konuştum.. Yok tuvaletini nasıl alıştırır, yok koltukları neden kemirir gibi. Çıkarken de peşime takıldı, sevmekten öldürüyordum neredeyse..

Amaaa değişik ve iyi birşey de oldu, dün bir kedim daha olduuu! Annesi chinchilla babası iran, pek bir küçümen pek bir minnoş.. Benim kızım da biraz kıskandı mı nedir, etrafımızda dolaşıp ters bakışlar atıyor.. Eğer birkaç güne kadrar alışmazsa yeniye yol görünür, kızışımı üzemem.
Şimdiden küçümeni eşimin kedisi ilan ettim, hem Bal ona hiç yüz vermiyor benim kedim modunda olduğundan, hem de kızım fazla kıskanmasın diye.. Ama nedense minnoşu yıkayan, yediren ve üşümesin diye koynunda uyutan benim, artık nasıl babalıksa bu anlamadım..

Yarın yine ev bakacağım, ama eşim işte olacağından bu defa tek başıma.. Daha rahat olacağını düşünüyorum, en azından istediğimi tersleme şansım olacak..

Haydi bakalım, hayırlısı..

18 Eki 2008

Her Yere Kocasını-Karısını Götüren Çekilmez Tipler

Neden ki? Yani niye heryere kocanı da götürüyorsun?

Ben miyim uyuz şu dünyada? İstemem öyle heryerde birlikte olmak. Kendime de ayıracağım özel zamanlarım olmalı.

Bir arkadaşınla buluşursun, ailenle özel vakit geçirmek istersin yada kendi kendine kalmak istersin. İstemez misin? Sadece ben mi isterim?

Bence azıcık ayrılın ya, kendi kendinize alan ve zaman yaratın. Yapışmayın yani, vıcık vıcık iyy..

Okuldan arkadaşlarla buluşma planları yapılıyor, hemen 'aa kocam da geliiiirr'. Nereye geliyor? Gelmesin kardeşim, işi ne? Hem adam sıkılır, sen yıllarını geçirmişsin o insanlarla. Ne alakası var, ne anısı var, niye getiriyorsun adamı?

Adamın gelmek sitemesi de ayrı bir garip, şahsen ben gitmem. Sıkılırım diye tuttururum hep. Hiç işim olmaz yani, tanımadığım insanlarla ne konuşacağım? Herkes eğlenecek, ben pinekleyeceğim.

Haa sonra bir de 'aa karısına bak, burnu mu büyük sanki? ya bu çocuk okuldayken bir kızla çıkmıştı adı bilmem neydi hatırladın mı? hah, işte o kız bundan güzel değil miydi Allah aşkına? gitmiş, bunu bulmuş.. olacak şey değil, yakışmamışlar' falan muhabbeti yapılır.

Ben zamanında çok yaptım da, oradan biliyorum. Hiç çekemem, dalarım.
Hoş zaten bana ne kusur bulacaklar bilemiyorum ama :)
Mesela şunlar rahatlıkla olur;
- aa çok güzel kız bu ayol, iyi bulmuş valla (tamam bu eleştiri değildi, kabul)
- aa çok asık suratlı bu ayol, bi havalara girmiş
- ne ters ters baktı bana şimdi, duydu mu ne
- ay ne sigara içer, ne içki.. sinir etti beni bak. bi de durmadan dumanı iteleyip duruyo
- bak sürekli gidelim diyo görüyo musun? rahat vermez bu çocuğa bu. ömrünü yer valla
- ayol yemekleri de beğenmedi hasbam
gibi gibi uzayabilir...

Herneyse, götürmeyin heryere karınızı kocanızı. O yokken de siz vardınız..

Bayan Konu

Kendimi, çevremdekileri ve bloğumun okuyucularını şu ev meselemle baydığımın farkındayım, ama azıcık kahrımı çekiverin ne var? Şu teyzeler gibi...

Birşey gözüme çarpıyor, insanlarımız neden evlerinin fotoğrafı çekilirken azıcık çeki düzen vermezler? O kadar dağınık ve pisler ki, ıyy..

Bir de maviyi ulusal rengimiz olarak ilan ediyorum! Her evde en az bir tane mavi alan var, ona da ıyy..

İkea' yı da ulusal alışveriş mekanı seçtim, hangi eve baksam az çok birşeyler çıkıyor.. Ona nedense ıyy diyesim gelmedi, çok severim kendisini..

17 Eki 2008

Market Tipleri

Koridorin tam ortasında durmuş, hafiften eğilmek şartıyla poposunu gere gere dışarı çıkarıp yolu her türlü geçişe kapatmış kişilik:

- Popolarıyla gurur duyduklarını düşündüğüm bu grup nedense 'parası neyse verdim senin için kapattım bu marketi' bakış açısına sahiptirler. Onlardan başka kimse yoktur, heryer emrine amadedir.

Gözlüksüz yazı okuyamadığı halde hiçbir zaman yanında taşımayan ve nedense hep fiyat yada son kullanma tarihini benden öğrenmeyi tercih eden kişilik:

- Görevli miyim neyim, fenalık getiriyorsunuz içime.

Herşeyi pahalı bulan, markette dolanırken bir yandan da ''eskiden böyle miydi? herşey ateş pahalı olmuş'' gibi kült cümleler kullanan 'baba' kişilik:

- Napalım amca, ona bakarsan eskiden sen de çakı gibi delikanlıydın ve böyle görünmüyordun.. Dünyanın düzeni böyle..

Bir ytl'lik indirim hakkı için ortalığı birbirine katan cirkef kadın kişilik:

- Tam bir terbiyesizdir, o 1 ytlyi suratına atıp 'başımın gözümün sadakası olsun, kes len' demek isterim.


Aradıklarını bulamayan ve bana tezgahtarmışım gibi istediği herşeyi buldurtan gözü açık kişilik:

- Ah çocuğum sana da zahmet oldu derler ama yine de iki dakika rahat bırakmazlar.


Hiç sormadan cart diye önünüze geçen, muhtemelen bir kelime ettiğinizde 'ama sadece iki parçam var' diyecek kişilik:

- Bana ne senin iki parçandan? Hem bak ben daha çok almışım, bu da ne demek? Senden daha fazla şımartılmam gerekiyor. O yüzden çek arabanı, hadi canım..

Asabi tezgahtar kişilik:

- Kendini kül kedisi sanır, sanki siz ona hizmet etmelisinizdir, yanına yanaşılmaz.


Alışveriş arabasını muhtemelen koordinat hesapları yaparak 'nasıl bir açıyla yerleştirsem de hiçbir şekilde kimse geçemese'' diye uzun uzun düşünen kişilik:

- Arabasını kendisine çarpacak şekilde iteler ve ters ters bakarım, ama birşey farketmez.

Kasada illaki sizin önünüze geçmesi ve işini en çabuk bitirmesi gereken kişilik:

- Tabi biz zaten 349 yaşımıza kadar yaşayacağız, o yüzden sorun yok. Vaktim bol yani, takıl sen kardeş..


Herşeye, herkese sinir olmuş, etrafta oflaya puflaya gezen ve millete ters ters bakışlar atan uyuz cadı kişilik:

- Bendeniz.

Eline ne halt geçerse isteyen şımarık ve tam dayaklık çocuk kişilik:

- Dövüp gebertesim gelir.

Alacağı ürünü üç kuruş uğruna defalarca değiştiren ve nedense bunu yapmak için her defasında sıranın benim önümdeki bölümünü tercih eden kişilik:

- Of ben vereyim o farkı, yeter ki beni rahat bırak be kadın!

Market alıverişinden nefret ediyorum, her aşaması bir sıkıntı. Evden market için çıkmaya hep üşenirim, gittiğimde bu saçmalıklarla karşılaşırım, eve taşımak ayrı bir derttir. Hep derim, neden yemek yiyoruz ki?

Deli Kedi

Geçen gece evde kalmadık, sabahtan çıktık gece dışarda kalıp ertesi gün yine geç bir saatte eve döndük. Dolayısıyla bütün bu süre boyunca kedim evde yalnızdı, çok sıkılmış ve bana küsmüş olacağını düşünerek eve geldiğimde tırıldama senfonisi eşliğinde karşılandım.. Ama tek gözü kapalıydı, şaşırdım..
İran kedisi olduğundan gözleri sürekli akar, hergün silerim. İki gündür ilgilenemediğimden oldu sandım, temizledim herhangi bir sorun yok. Ama gözü hala kapalı.

O kadar üzüldüm ki, kendimi suçladım, brakmasaydım gitmeseydim olmazdı, acaba birşey mi battı falan diye.. Sonra aradan bir saat gibi bir süre geçti, eşim oynamayı çok sevdiği lazeri yere tutunca bizimki başladı hoplamaya zıplamaya, bir de baksam ki koocaman olmuş iki gözü ile bana bakıyor.

Seni şeytan, seni numaracı seniii, bunu bilinçli yapıp yapmadığını bilemiyorum ama tesadüfmüş gibi de gelmiyor açıkçası... Bilen varsa da yazarsa sevinirim..

16 Eki 2008

Başlık Maşlık Yok

Emlakçı katili olmamak mümkün değil, hele de benim gibi sinir katsayısı yüksek, günlerdir ev arayan biri için.
Zaten tepem atık, belimin ağrısından ölmek üzereyim, abuk subuk bir sürü binanın içine girip çıkmaktan, hiç tutmayacağımı daha sokağın başından anladığım daireleri gezmek zorunda kalmaktan, emlakçılara dert anlatmaktan, onların milyon dakika boyunca süren ikna çabalarına direnmekten bir de üstüne hemen hemen her evi beğenip oturabileceğimizi idda eden eşime laf anlatmaktan yo-rul-dum! Hergün ağlamak zorunda mıyım ben? Nedir bu işkence?

Özet geçmem gerekirse dün gittiğimiz evlerin bir tanesinin yatak odasında tam ortada kocaman bir yuvarlak kolon vardı. Yatak ne sağa sığar ne sola, bu arada oda da sadece yatak sığabilecek büyüklükte. Yan odaya da dolabınızı sığdırabilirseniz, şanslısınız. Ama sorunca ev 3 o da deniliyor, toplasan üç odayı bir oda etmez zaten.

Pazar günü baktığımız bir evde ise saçma sapan bir şekilde çatı vardı. Banyoda duran merdivene şaşırdım, bir de baksam ki onu duvara dayıyorsunuz, tırmanıyorsunuz ve minnacık bir çatıyla karşılaşıyorsunuz. Artık oraya eşya nasıl çıkar, temizlenir mi, kaç çeşit böcek, fare vs oluşur, ne olarak kullanılır bir fikrim yok... Ama fantastik roman ve film hastası olan eşim hiçbir eşyamızın sığmayacağını bile bile sırf o çatı için bana yarım gün baskı yaptı.
En sonunda 'sen o çatı arasına saklanıp Harry Potter'cılık oynayacaksın diye kibrit kutusu kadar evde yaşayamam' desem de hala daha söylüyor, delirtecek beni!
Israrcılıkta üstüne yoktur, kanımı emdi...

Cumartesi eline düştüğümüz bir emlakçı bizi ev göstermeye götürüyordu, neden hala fotoğraf makinesi kullanmadıklarını anlayamıyorum. İlla tek tek gezeceksin evleri, yorugunluktan gebereceksin ki en sonunda pes edip ikna olasın, amaç bu bence..
Yoldan başka bir emlakçı arkadaşından anahtar alacağımızı söyledi, bir yerde durduk 70 yaşlarında bir nene bindi, daha kapıyı kapatmadan 'memur kefiliniz var mı?' dedi, sinirim tepeme zıpladı, zaten oralara yakın bir yerlerde dolanıyordu. 'Biz evi beğenecek miyiz bakalım, bu ne biçim soru?' gibi söylenirken eşim ortamı yumuşattı.

Gittiğimiz evde ise şaşkınlık içerisinde kaldım, ev demek gerçekten zor. Apartman yemek kokuyor, bina yaklaşık 30-35 yaşlarında, minancık üç tane oda var, mutfak çakmanında çakması, yan apartmandaki komşunuz kahve falan isterse hemen elden verebilirsiniz, evden çıkmanıza gerek yok.. Komşuluk ilişkileri kuvvetli olabilir yani, emeklilere uygun..

Eşimle gittiğimiz için çok seviniyorum, o benden çok daha sabırlı, insan ilişkileri kuvvetli ve adap usul bilen bir insandır. Beğenmediğim yerlerde hep bahane bulmak ve evsahibi hem de emlakçıyla uğraşması gereken o oluyor. Bu evde yan binanın içindeki yaşlı amcayı izleyip, yazık ne kadar yalnız diye üzülürken eşim de içeri de gerekli açıklamaları yapıyordu. Bir de memur kefilmiş, tövbe tövbe!

Sonra o aldığımız 70lik nine bizi birsürü yere götürdü, yarım gün onun ellerinden kurtulamadık. Soyumuzu sopumuzu araştırdı, sordu. Çocuk yapmamız gerektiğini söyledi, herşeye karıştı, bakmak istemiyorum dediğim evlere gitmem için sonsuz baskı yaptı ve hiç ama hiç susmadı. Adı Ayselmiş, Göztepe civarlarında emlakçılık yapıyor, olur da yolnuz düşerse sakın arkanınza bakmayın, kaçın!
Öbür emlakçı kadın da bir yandan bir oğlunun yağmur atacan'a diğerinin ise kıvanç tatlıtuğ'a benzediğini anlatırken, ben de içimden 'bize ne ya' falan diyordum. İki dakika sonra yumurtladı ki, oğulları dizilerde oynamak istiyormuş ama torpilleri olması lazımmış. Bizim de madem reklam ajansımız varmış, ona yardım etseymişiz. SALAK! SALAK! BEYİNSİZ! Onlar cast ajansı, aptal.. Bir de senden ev bekliyoruz biz, tövbe ya..

Bir tane salak eve gittik, beğenmedim hiç içime sinmedi. Ama banyosunda masajlı jakuzi vardı, aa lütfen.. O jakuzi bile bizim evi tutmamız için geçerli bir neden, mutfakmış, salonmuş onlar ne ki? Önemli olan jakuzi! İki saat boyunca kiralamak istemediğimi söylememe rağmen eşim tutturdu. Sonra ben 'hayır' desemde bizi ofislerine götürdüler. Ben de ne o çok konuşan nineyi ne de kafası basmayan kadını çekemeyeceğim için hemen yandaki pet shopa daldım, kızıma mamalar aldım, veterinerle sohbet edip Bal'ın bazı sorunlarından bahsettim, güzel vakit geçirdikten sonra çıktığımda nine telefonu eşime vermiş, asla tutmayacağımız ev için pazarlık yaptırıyordu. Birden tutturuvermiş eline, O da zavallım, birşeyler söylüyordu. Bir süre daha bizi tuttular ama sonunda kaçtık. Ninenin bana yapdırdığı emirler havada uçuşuyordu;
- gidelim
- hayır otur
- yok iyiyim ben böyle, gideceğiz zaten
- otur dedim! otur
- hık mık, peki
- istemiyor musun sen o evi?
- hadi ya gidelim
- otur iki dakika dedim!
- gideliiiiiiiim!!!

Kaçtık, canımızı kurtardık..

Emlakçıların da içinde iyileri var(mı)dır, ama karşılaştıklarımızın hepsi yalancı. Ben size indirteceğim şu fiyata dediği evlerin hepsi zaten internette inmiş haliyle duruyor. Dalga geçiyorlar resmen insanla..
Ay neyse ben çok sıkıldım bu konuyu konuşup, düşünüp, yaşayıp, yazmaktan..

Ev ararken emlekçılara dikkat edin!

Oturun Oturduğunuz Yerde, Evlerinizden Çıkmayın!

Uyuz bir evi sever, hem de çok.. Orada oturmak ister, annesini ve babasını da alır emlakçıya gider fakat O'na evin dün tutulduğu söylenir, uyuzumuz çökmüştür.. Ağlamak ister, ama kendini tutar.

Sonra 'bir ev daha var, siz seversiniz' derler, 'amaaan boşverin ya, ben hem bıktım hem de artık taşınmak falan istemiyorum, zaten cancağazımı başkası almış, yeter' der. Anne, baba ve eş baskısıyla zorla eve bakmak için götürülür. Fena değildir, tutuldu diye üzüldüğünden çok daha lüks ve güzel olmasına rağmen içine bir önceki kadar sinmemiştir. Eşi çeşitli vaatlerle evi istediği şekle sokacağını söyleyerek uyuzu ikna eder, 'tamam' der, 'tutalım'..

Emlak ofisine dönerler, evsahibini aradıklarında yarım saat içinde oraya geleceğini söyler, bir buçuk saatlik bir bekleyiş, sıkılma, patlama, çatlama sonucu adam geldiğinde evi vermekten vazgeçtiğini söyler. Uyuz herkese dalmak ister, çığlık atmak ister, ama yapamaz.
Yapabildikleri sadece sinirden titiremek, surat asmak ve gözlerinin dolması gibi birşeyi değiştiremeyecek tepkilerdir.

O kazma gittikten sonra emlakçı gecenin bir karanlığında 'size başka bir ev göstereceğim' diye tutturur, uyuz 'hayıııır' dese de yine etraftaki baskılar sonucu gitmek zorunda kalır. O salak evi gördüğündeyse 'ya ben bu evi zaten gördüm, beğenmemiştim. yeter ya iki kere neden aynı yere bakıyorum?' diye sinir ve hışımla oradan ayrılır.

Evine döndüğündeyse kendini sinirden gecenin 11 inde mutfak dolaplarını indirmiş herşeyi düzenlerken bulur.
Aynaya baktığındaysa karşısında çok çirkin, burnu kızarmış, rimelleri akmış bir uyuz bulur, siniri daha da çok bozulur, zıbarır yatar..

İngiliz Emlakçı

Dün ingilizce klavye kullanıyormuş gibi sürekli 'ı' lara 'i' diyen aptal emlakçının telefonda tutmak istediğimiz evin sahibine 'kayinbabasi burada, kayinvalidesi burada, gelin kunuşin' demesine ne kadar uyuz olduğumu size kelimelerle anlatamam!

Annemle babamın birinci sıfatları benim annem ve babam olmalarıdır, eşimin 'kayinbabasi ve kayinvalidesi' değil!

Orada sinirden ofisin dışına çıkmış hem eşime hem onun 'kayinababasi ve kayinvalidesine!' söylenirken eğer kendileri beni tutmasaydı, şu an nasıl morarttığımı yazıyor olabilirdim.

Her haltta tutun zaten, aman ne iyi oldu..

14 Eki 2008

David'ciğim, Hayat Aslında Bu Değil..

Şu David Rocco var ya, O' nun bir de karısı var Nina mı Nana mı neyse işte.. O kadına çok pis gıcığım!
Bir kere kocası aşçı, yani kadın hiç suya sabuna dokunmadan sürekli harika yemekler yiyor. Ayrıca David klasik bir İtalyan, tamam süper yakışıklı olmayabilir ama hep gülüyor, pozitif enerji yüklü ve çok sevimli. Nina mıdır nedir, O da gülüyor ama nedense bu hep David' in yaptığı süper yemekleri yerken oluyor.
Az evvel David Rocco İle Tatlı Hayat' ın bir bölümü vardı Home tv' de, David sıkılıyor, bir arkadaşı eşi ve kendi eşiyle birlikte başka bir arkadaşının evine gidiyorlar. Ama gitmeden evvel David karısının sevdiği yemekleri yapıyor ve anlatırken de 'Nina bunu böyle sever, şöyle sever' diyor ve sevdiği gibi yapıyor. Nasıl gıcık oldum anlatamam!
Sonra gittikleri yerde Nina hanım o koca poposuyla hamakta uyurken David içeride nefis bir makarna hazırlıyor, uyanıp afiyetle yiyorlar.. Of ya, neden Nina ha neden? Niye benim kocam da romantik bir İtalyan olacağına bir Türk?
David evlilik yıldönümlerine fayton kiralamıştı ve şehri dolaşırken şampanya içmişlerdi.. Vay be, romantizme bak!
Demek ki İtalyanlarda evlilik romantizmi öldürmüyor, takdir ettim.
Ama Nina o koca burnuyla bütün bunları haketmiyor David'ciğim, sen kendine daha güzel ve en azından bir iki işin ucundan tutacak bir İtalyan hatun bul oralardan...

13 Eki 2008

Neyine?!

Farkettim de şu yeni bloğumun yüzüne baktığım yok.
Yazı yazmayı geçtim, google analytics' ine bile bakmıyorum. Resmen üvey ilan ettim kendisini.
Ama ben başıma gelecekleri biliyordum, sonuçta benim gibi bir uyuz eğer gider de sevdiği şeyleri yazmak için bir blog açarsa olacağı budur. İki yazı da ipliğin ortaya çıkar işte böyle..
Sen kiiim birşeyleri sevmek kim, sen kiiiim sevdiğin şeyleri yazmak kim?!

Otur oturduğun yerde...

İbreti Alem Olsun!

Yazasım yok ama fotoğraf koyup rezil edesim var.

Tarih sırasına göre gidelim;
İlk fotoğraftaki cuma sabahı yolum 'ne yazık ki' e-5' e düşmüşken 'yuh!' deyipte çektiğim bir afiş.
Galiba bu afişleri direk yurtdışından getirmişler, herhangi bir Türkçeleştirme yada en azından sesli harfleri düzeltme yapılmamış.. Geldiğimiz noktaya bakın!
İlk önce 'o ne öyle store falan, amerika mı burası' dedim, ama alttaki Nişantaşi' yi görmemişim.
Yuh diyorum, utanın diyorum. Bari zahmet edip Nişantaşi' nin noktasını atsaydınız.. Yada çok özendiniz tikiler gibi 'nişantaş' deseydiniz, o zaman daha az göze batardı. Hoş benden başkasının gözüne batıyor mu acaba?



İkincisi cuma akşamı girdiğimiz bir dükkanda eşim birşeyler alırken benim pineklemem sonucunda gözüme çarpan bir kare.
Kıro olunur, ama bu kadarını görmedim.

Bu arada o tek paça neden kıvrık anlayamadım, ayakkabı reyonundalar ama ayakkabı denemiyorlar. Hani tek paçayı kaldıralım da bakalım ayakkabı nasıl duruyor falan değil mevzu.
Öyle, içinden gelmiş tarz yapmış kendine..


Bu da felaket emlakcı gezmelerimizden bir fotoğraf.. Karşımda oturan amca sabahın 10'unda üşenmemiş tam takım gelmiş oturmuş, ama yaşlı ya üşüyor zavallı...

Bu da ne böyle? Sanki çok temiz de orası, bir de pislettirmeyin falan yazmışlar.
Sokak köpekleri yapabilir mi peki?


Bu da enson fotoğraf, şirinelere baksanıza. İkisi de aynı renk, aynı oturmuşlar ve aynı yöne bakıyorlar. Baktıkları yerde de birşey yok, muhtemelen uçan kuşları kesiyorlardı..
Yerim sizi ben!

Bunalımlarım ve Ben, Ayrılmaz İkili

Kaç gündür bloğuma birşey yazamadım, hem canım istemiyor hem de çok yorgunum..
Bütün hafta sonu altışar saatlik periyodlarla ev aradık, bir de o yorgunluk yetmezmiş gibi cumartesi akşamı tam 12 misafir için yemek vs hazırladım, eşimin emrivakileri işte!

Geceleri hem yorgunluktan hem de sinir bozuntusundan uyuyamıyorum, istediğim gibi bir ev bulamıyorum.. O kadar sıkıldım ki artık aramakta istemiyorum, aslında emlakcılar, ev sahipleri ve ahır mı ev mi belli olmayan bir takım dört duvar mekanlarla ilgili yazacak çok şeyim var, ama şimdi değil.
Çünkü bir an önce bu yazıyı noktalayıp, tekrardan içinde olduğum bunalıma dönmem gerekiyor...

9 Eki 2008

Mini Lakaplar Sözlüğü_ Beta Sürüm

Pek sevgili uyuz okuyucuları, Mini Beddua Sözlüğü hizmetimden sonra şimdi sizler için yine 'mini' olan bir lakap sözlüğü yayınlıyorum.
Umarım günlük hayatınızda diğer insanlar tarafından anlaşılma ihtimali çok düşük olan bu sözcükleri gönül rahatlığıyla kullanır, istediğinize çeşit çeşit beddualar ve aşağılayıcı lakaplarla hitab edersiniz..
Kaynak: annem, babam ve birazcıkta eşim. Bütün bunların Erzurum yöresine ait olduğunu belirtmek isterim.
Oynuzu bana verin, daha ne hizmetlerle geleceğim, herşey sizler için!
Haydi başlayalım..

Çıtçıt Mötto; Buradaki Mötto aslında bir isim olan Muteber(önemli, geçerli)' in kısaltılmışı olmakla birlikte, başındaki 'çıt çıt' ibaresi gözlerinin küçüklüğüne ithaf edilmiştir.

*cadının tamamen kişisel notu: bu rahmetli olmuş 'cadı' kişilik halamın kaynanasıydı ve az çektirmedi, hiç sevmezdim. Gözleri için ise 'çıt çıt' büyük bile gelebilir.

Gırçuvalı; Ufak, kısa boylu demektir.. Bir başka anlamı da keçi tüyünden örülmüş çuvaldır.
Fakat burada, kişinin kısa boyuna gönderme yapmak amacıyla kullanılmaktadır.

*cadının tamamen kişisel notu: bu kişi de 'çıt çıt mötto'nun eşiydi.

İt Otaran; Başı boş gezen adam. Kaldırım mühendisinin Erzurum' cası.

Tırro; Çabuk öfkelenip tırlatan.

Sallambaş Bino; Parkinsonmuş adam hep başı sallanıoymuş, tabi bu hastalıpı köyde bilmediklerinden dalga geçerlermiş. Bir başka ismi de 'titro', yani sürekli titreyen.

Küçük Bayro; Kısa boylu Bayram.

*cadının tamamen kişisel notu: anneme aşıkmış, babam sürekli dalga geçtiği için bizim evde sıkca bu ismi duyarım. Annem de kızar, ona mı kalmışım diye. Haklı!

Gurt Yemez; O kadar çirkin ki, tenezzül edip onu kurt bile yemez.

Gırro; Kıro gibi birşey herhalde. Hoş köyde herkes kıro ama, yalancı da demekmiş galiba.

Topal Selvi: Bu da anneannem olur, annem ilk başta 'annemin hiçbir lakabı yoktu' dese de yemedim tabi. Babam ispiyonladı, lakabı buymuş.
Aslında topla değildi ama bacakları biraz çarpıktı, yürürken azıcık sağa sola sallanıyordu, büyük ihtimalle o yüzden böyle demişler.

Anneannemin adı da Selvi, ama genelde Sevlü derlermiş.

Kör Durso; Babam anneannemi ispiyonlayınca annem de hemen babaanneminkileri söyledi.
Adı Dursun'du. Büyük dedemlerin o kadar çok çocuğu olmuş ki, en sonunda kız olmasına rağmen Dursun demişler adına. Galiba durmuşta. Zaten durmasaymış babaannem o çocukları boğardı herhalde. Üstünüze afiyet kendisi biraz kıskanç ve uyuzdu da, kime çektiğim belli...

Niye kör dediklerine gelirsek, babaanenmin babası ölmüş, O da çok ağlamış, üzülmüş, hastalanmış. Geçici bir körlük yaşamış, sonra tedavi olunca düzelmiş. Ama o arada da acımasız köy halkı hemen 'kör' lakabını yapıştırmış.

Ne kadar kötüler ya, hepsine uyuz oldum şimdi, yazık kadına..

Tıncıklı: Bu da babaannemin lakabı, annem bana da söyler sıklıkla. Çabuk sinirlenen, herkese kızan gibi bir anlamı var.
Rahmetli de bir yere misafir gittiğinde hemen kavgaya tutuşurmuş, kimseyle anlaşamadığı için evlerinde de uzun süre oturamazmış. Bir o komşuya gidermiş bu başka komşuya. O nedenle 'tıncıklı' demişler.

Sırada Fatma tezem var, onun birçok lakabı varmış, başlayalım;

Pindireği; Pindireği tavukların yattığı yere verilen isimmiş. Bir işe yaramadığını düşündüklerinden kendisine bu ismi layık görmüşler.

Konos; sönmüş gazla yanan lamba demekmiş. Lambanın gazı yok ya, teyzemin de yaptığı bir iş yok, az enerji mi yakıyodur nedir? Bu benzetme neye istinaden anlayabilmiş değilim.
Zaten hiçbir lakabı anlamadım da annemle babam açıklamışlardı..

Peştımal; Peştemal. Bu da neden bilemiyorum, ama çok saçma.

Dana Çobanı; Başkada bir işe yaramıyormuş, bir nevi 'it otaran' gibi düşünebiliriz.

O Dana Koca; Otlamaktan gelen danaları ahırlara sokarken söylenen cümle. Teyzem de sadece dana otarıyomuş, hiçbir işe yaramıyomuş.

Şimdi de annemin eteğindekileri dökelim;

Camış Pohu; Manda boku, yine nedenini bilemiyorum.

Camış Gözlü; Büyük gözlü olduğundan, camışa benzetmişler.

Çarıh Doddah: Türkçesi çarık dudak, soğuk Erzurum havasından dudakları çok kuruyormuş, ee nereden bulsun şimdiki koruyucu lip stcikleri, o da yalıyormuş. Dedem de kızıp bunu söylermiş.

Kole Geçi; Boynuzu olmayan keçi, inatçı olduğundan.

Dedeminki ise;

Hınnıklı Hemit; Sümüklü Hamit, ki bunu anneme de sürekli söylerim.
Eşim geçen gün 'neden annene hep hınnıklı diyorusun?' dedi, 'ee çünkü hınnıklı' dedim.. Napalım, hınnık bizde bir aile geleneğidir, büyükten küçüğe devrender. Sıra bana da gelecek. Senin de işine geliyorsa canım!

Diğer Teyzeminki;

Kel Garga; Saçını çok kısa kesmişler, kel gibi kalmış. Sonradan da gür çıksın diye gübre sürmüşler. Allahım! Kerastase yok tabi orada, ne arasın?..

Zıllık Celo; Zıllık, ince demek. Yani zayıf Celal demişler. Sonradan ben bu Celal Amca'nın adını 'yastık Celal' olarak değiştirmiştim, inanılmaz büyük bir göbeği var.

Pişig Eto; Pişig kedi demek, yani kedi Ethem. Bıyıkları kedilerinkine benziyormuş.

Çil Sabro; Çilli Sabri.

Tandır Gülo; Çil Sabrı' nın (bkz: üst satır) annesi. Büyük köy tandırlarında biriyle fingirdemiş, yakalnmış, adı da böyle kalmış.

Son olarak babama da 'Kör Haso' diyorlarmış. Nedenini sorduğumda köyde o doğmadan evvel kör olan bir adam varmış, adı da Hasanmış. O ölünce yeni doğan Hasan' a aynı lakabı yapıştırmışlar.
Devredilebiliyormuş galiba bu lakaplar, tıpkı sayısal gibi..

E bu kadar yeter.. Ama farkettiyseniz hep annemin tarafından ve köy halkından örnekler verdim. Birgün babam yokken annemi sıkıştırayım da şöyle amcalarımın, halalarımın lakaplarını öğreneyim.. Yine güleriz..

Sinir Zıplatın, Başka İşiniz Yok.

Efendim güzide 'sanatcı'mız Sibel Can “Kriz öncesi sahne kostümlerine yılda en az 300 bin YTL harcıyordum. Şimdi ise eski kıyafetlerimi giymeye başladım. Bir elbiseyi en az 10 kez giyiyorum. TV programlarında, bayi toplantılarında ve sahne aldığım mekanlarda aynı kıyafeti giyiyorum. İki aydır yeni ayakkabı ve çanta da almıyorum. Geçen sezondakileri giyiniyorum. Şu anda beni en az 10 yıl idare edebilecek kadar kostümüm var. Hepsi yeni gibi duruyor'' demiş..

Vah vaaah, çok üzüldüm kendisine.. İki ay çanta almamak ne demek?
Ya bunlar bizimle dalga mı geçiyor?!
Sanki uzayda yaşıyorlar, bu ülkenin şartlarını, yaşayan insanların nasıl geçin(eme)diklerini, asgari ücretin, emekli maaşının yaç ytl olduğunu bilmiyorlar mı? Herhalde azıcıkta olsa biliyorlardır, o zaman ciddi ciddi insanlarla dalga geçiyorlar.
Şu söylediği rakamlara bakın, yok yılda kıyafete 300 bin ytl harcıyorumuş, o da sadece sahne kıyafetleri!
Bir de kısıntı yaptığından falan bahestmiş, millet o kısıntıyı çocuğuna aldığı ekmek sayısında yapıyor, sen bunları söylemeye utanmıyor musun?

Çok paranız olsa da, hiçbir maddi sıkıntınız olmadan yaşasanız da bari bunları böyle milletin gözüne gözüne sokmayın! Ayıptır.

8 Eki 2008

Şöförün Dediği Olur

Dün minübüste yazan 'sigara içmek yasaktır' ı, 'sıraya geçmek yasaktır' diye okudum.
Sonra da içimden 'salak minübüscü, zaten milleti üst üste tıkış pıkış götürmeye bayılırlar, bir de dalga geçer gibi yazdığı yazıya bak' dedim..
Yanılmışım...

Ailemizin Kaçakları

İlk kaçağımız pek sevgili kızım Bal.
Sürekli gözü camlarda, her fırsatını bulduğunda kendini sokaklara atıyor.
Kaçmasın diye sineklik takmamıza rağmen sürekli bir yolunu bulup beni krize sokuyor.

Bebekken sürekli kapının arasından fırlardı ve o kadar küçüktü ki göremezdik bile.
Birgün kapının önündeyken içeride olan eşime birşey söyleyip çıktım ve yarım saat sonra geldim. Ara ara evde kızım yok, sonra dışarıya baktık, gece karanlığında bul bulabilirsen..
Son çare ağlaya ağlaya binanın merdivenlerine bakıyordum ki, iki kat üstte merdivende oturmuş bana bakıyor. Onu kucağıma aldığım an elim ayağım çözülmüştü.

Buna benzer çok olay yaşadık, ama en kötüsü yazın başında oldu. Ben sabah evden çıktım, eşim de öğlen birde işe gitmiş. Gece 12 gibi eve döndüğümüzde yine Bal yoktu, ben eve bakınırken eşim suratında büyük bir suçluluk ve az sonra olacakları biliyorum ifadesiyle bana açık camı gösterdi. O an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü, öğlen birden gece onikiye kadar tam 13 saat!

Hemen kendimizi dışarı attık, bütün sitede bağırarak aradık ama bulamadık. Ben deli gibi ağlıyorum, bir yandan eşimi paralıyorum bir yandan da kızımı arıyorum.
Dışarıdaki onbeş kedi peşime takılmıştı, kadar çok seslendim ki.. Ama bizimki yok!
Yaklaşık yirmi dakikalık arayış sonunda eşim kucağında Bal' la geldi. Yine elim ayapım boşaldı.. Hanımefendi çıktığı açık camdan içeri girmeye çalışıyormuş, biz de kapattığımız için kafasını vurup duruyormuş. Yaa kızım, daha çok vururdun o kafanı sen..

Onca saat nasıl bir arabanın altında kalmadı, biri alıp götürmedi, bir kedi tarafından hamile bırakılmadı yada çocuklar tarafından bir oraya bir buraya çekiştirilmedi anlayamıyorum.

Bu fotoyu da az evvel çektim, yine o meşhur camın önünde beni kolluyor. 'şşş' dediğim anda camın dışına uzanmış patiler çaktırılmadan tekrar içeri giriyor. Yerim o minik patileri..


Diğer kaçağımız ise Dost, bana profesyonelce poz veren bu bey de eşimin teyzesinin.
Aşığım ona, o kadar tatlı ki.. Bütün gün oynuyoruz birlikte, hiç sıkılmıyorum.
Herkes çok şaşırıyor, 'gel otur artık bıkmadın mı? köpek en nihayetinde pet şişeyi atıyorsun o da getiriyor, kaç saattir bunu yapıyorsunuz' diye. Desinler, benim oğluşum o, canımın içi.

Ama çoook yaramaz, haftada bir iki defa kaçmazsa sırtı kaşınır.
En son eşimle aramızda şöyle bir sohbet gerçeklerşti;
- 'hadi arzu'lara gidelim' dedi,
- 'ya banane yaa, onlar gelsin'
- 'ama Dost'u seversiiin'
- 'tamam, ben giyiniyorum'
- 'haha'
Gittik, ben herzamanki gibi kimsenin yüzüne bakmadan arka bahçeye koştuğumda çocuklar arkamdan 'Laloooş, Dost yok kaçtııı!!' diye bağardılar.
'Nasıl yani, ne zaman?'

Dost iki gündür yokmuş, ne yer ne içer? Birisi mi aldı acaba? Ay araba mı çarptı, yaa nooldu?!
Dost bu defa kaçtıktan tam beş gün sonra tamamen bir tesadüf eseri boynunda bir zincirle bulundu.. Ah Dost ah, delirttin beni buralarda, alacağın olsun!

Saçma Dünün Saçma Özeti

Amaç; bir haftadır evde pinekleyerek siteme yeni tasarım yapmaktan bıkmış kendim için bir stresten arınma zamanı yaratmak.

Ne alarak rahatlamak istiyordum; pantolon.

Sonuç; elde amaçla alakasız kek kalıplarıyla eve dönüş..

Ay hiç sevmem pantolon elışverişini, giyin çıkar. Oldu olmadı, beğendim beğenmedim. Üff, o tıkışık kabinler, girerken ukala ukala 'kabinde ürün bırakmayalım lütfeeen' diyen tezgahtar kızlar.. İyi madem 'bırakmayalım' diyorsun, sen bırakma o zaman. Ama ben bırakacağım, çünkü senin işin onları toplayıp yerine koymak, kabin girişinde bana emirler vermek değil..
Herşeye rağmen ben yine de içi terkedilmiş 'ürün' dolu kabinden elimde beğenmediğim pantolonları katlayarak çıktım. Üstelik kız teşekkür bile etmedi, bir dahakine de çok beklersin canım..

Pantolon alamayışıma o kadar çok sinirlendim ki sezon başından beri almak istediğim yağmur botlarını bulduğum halde yüzlerine bile bakmadım. Benetton' un o güzelim upuzun hırkaları bile bana mısın demedi..

Çıkarayak şu Dior' un rimelinden alayım dedim, her zaman insanı sinir edip peşinizden ayrılmayan yapışkan satıcılıarın biri bile yoktu. Onu da bıraktım...

Sonra Esse' ye uğradım. İki tane kek kalıbı aldım, kasada indirimi öğrenince birer tane daha aldım.. Çok şekerler, ama yine de pek sevinmedim, çünkü ben kek sevmem. Amaç sırf sinirim geçsin..

Naparsın işte, normal değilim ki...

İlla Uğur Dündar'la Karşı Karşıya Getireceksiniz İnsanı

Ay şu Blogger insanı sinir eder!

Sürekli birşeyleri değiştiriyor. Canları sıkılıyor herhalde, zırt pırt onu bunu değiştir.

Ne güzel alışmıştım kontrol paneline, caaart dediler bir anda yenisini yapıverdiler. Günlerce kullanamadım doğru dürüst, eskisinde ne güzel okumak zorunda kalmıyordum butonların yerini ezberlemiştim.
Hadi onu sineye çektik, şimdi de yılların 'kontrol paneli' olmuş sana 'kumanda paneli'.
Onu da geçtim 'yeni yazı' yı bir kalemde hiç acımadan 'yeni kayıt' yapıvermişler..
O ne be? Okul müdürü müyüm ben, yeni kayıtmış. Bari 'yeni kayıt'lar için rüşvette isteyeyim, Uğur Dündar da bassın beni, tam olsun!

Hürriyet, Baydın Be Anacım!

Ay şu Hürriyet'in internet sayfası beni delirtecek!

Şimdi bir tane yazı yazmışlar, şöyle:

''Japonya'nın Pasifik açıklarında 7,7 kilometre derinliğinde uzaktan kumandalı cihazlarıyla yaptığı taramada "Pseudoliparis amblystomopsis" adı verilen balıkları tespit etti ve filme çekti.


İngiliz ve Japon bilim adamları, beklenmedik derinlikte yaşayan balıklar keşfetti.

İngiliz-Japon bilim adamlarından oluşan araştırma ekibi, Japonya'nın Pasifik açıklarında 7,7 kilometre derinliğinde uzaktan kumandalı cihazlarıyla yaptığı taramada "Pseudoliparis amblystomopsis" adı verilen balıkları tespit etti ve filme çekti.''

Eeee, o balığın ne halt olduğunu, yüzerken beni yiyip yiyemeyeceğini, bizim sularımıza gezmeye gelebilip gelemeyeceğini, deniz fobimi tetikleme potansiyeli olup olmadığını anlamam için daha kaç kere aynı cümleleri okumam gerekiyor?!

Yani zaten anasayfada ilk cümleyi okutmuşsunuz bana, dikkatimi çekmişsiniz. Sonra yazıya tıklayınca yine o cümleyi, ardından daha kısası ama anlattığı şey aynı olanı, hemen sonrasında ise upuzuuuununu ama yine anlattığı şeyi aynı olanı koyuyorsunuz!

İnsana gına getirirsiniz vallahi..

7 Eki 2008

Efsane Geri Döndü

Uzun bir süre ara vermişim ben bu arama sonuçlarıma.. Olmaz ki ama, haydi başlayalım...

Cevher 1:
gerdek gecesi canın çıksın:

-Galiba kanımca bu çocuk seni bıraktı, gitti başkasıyla evleniyor. Çıksın valla, ben de senden yanayım! Evlilik vaadiyle kandırılmış, sonra da yüzüstü bırakılmış bütün saf ve temiz kızlarımız, hepinizin arkasındayım, haberiniz olsun..

Cevher 2:çağla şikelin kalpli kolye nerden alinmis:

- Uyuz oluyorum şu Çağla'yla siteme gelenlerden, çünkü gına getirdiniz. Ama eşimden öğrendim ki gerçekten acayip aranıyomuş internette bu kadın. O yüzden bunlar da bana denk gelenler deyip susuyorum..

Cevher 3:arabama hangi aksesuarları alırsam güzel olur:

- Zevk meselesi be şekerim.. Şimdi benim beğendiğimi sen beğenmezsin, seninkini de ben..
Kafana göre takıl bence..

Cevher 4:arabamın onune ne yazsam sekil:

- Şunu yazıp aradıysan bence kocaman harflerle 'ben bi şapşalım' yaz, cuk oturur!

Cevher 5: sosyete uyuzu ve tedavisi:

- O ne yahu? Sosyete uyuzunun tedavisi varsa ben bunu Sevnur' da uygulamak isterim. Kendisi Nişantaşı' nda çalıştıktan sonra ciddi ciddi bu hastalığa yakalanmış olabilir..

Cevher 6: karisini maymuna benzeten koca:

- Anacım bazı kadınlar da cidden maymuna benzeyebiliyor, ama öyle yüzüne yüzüne de söylenmez yani. Ayıpladım...

Cevher 7: kocamla nasıl bi çılgınlık yaparım:

- Sen bu zeka seviyesiyle bence en büyük çılgınlığı evlenerek yapmışsın. Neden dersen, mazallah birgün ürersen ülkemizin geleceği için büyük bir tehdit olabilir.
Herzaman söylerim, bazı insanlar ürememelidir. Genelde çirkinler için kullandığım bu cümleyi şimdi bir istisna yaparak senin için kullanıyorum.
Evlenince buldumcuk olmuşsun bakıyorum..

Cevher 8: gereksiz kişileri hayatımdan çıkarıyorum:

- İşte budur!

Cevher 9: fikretin kaynanasından çektiği bölümler:

- Hepsi.

Cevher 10: avon hesabıma para yatmış mı:

- Banka hesabına baksana akıllım!

Cevher 11: arkadaşlarınız bi neden yokken size küsmüş:

- Amaaan, dert ettiğin şeye bak. Salla gitsin.. O arkadaştan sana fayda gelmez zaten..

Cevher 12: benim hayattaki tek bi şeyim var oda aşkım:

- Eee, bize ne? Daha doğrusu Google' a ne? Buldumcuk şey.

Cevher 13:converse ayakkabıyı ayağımdan bir numara küçük aldım sorun olurmu:

- Olur tabi, ayağını sıkar akıllı...

Cevher 14: ellerden elektrik çakması:

- Bana da olur bazen, nedenini biliyorsan bi zahmet yazıver..

Cevher 15: eşin kel kalırsa resmi nasıl olur gogle abi:

- Kedi totousuna benzer, benden söylemesi..

Cevher 16: google "bunu mu demek istediniz?" demesin:

- Sen sanıyosun ki bütün bu konuşulanlar Google' ın kulağına gidiyor. I ıh, gitmez..

Cevher 17:harika popo:

- Sapık erkek, hemen çık sitemden! Hadi çıkmadın o zaman Cameron Diaz yazarsan daha sağlıklı sonuçlarla karşılaşabilirsin bence..

Cevher 18: harikalar diyarında yemek yemek istiyorum:

- Ben de Alice olmak istiyorum..

Cevher 19: insanları uyuz edecek komik cevaplar:

- O biraz pratik zeka işi canım.

Cevher 20: kendi kendini davet ettiren misafir:

- Ayyy, en sinir olduğum şeydir! Bir de eşinin sana sormadan davet ettiği misafir vardır, o da fena.

Cevher 21: kısa çizme etekle gidermi:

- Bence süper gider.. Hele bu kış çok moda.

Cevher 22: lüküs hayat yanda gel keyfine bak:

- Ooooh, mis. Sen çözmüşsün arkadaşım olayı..

Cevher 23: manyak bi kadından kurtulmak:

- Bilemeyeceğim...

Cevher 24: kötü kaynanadan nasıl kurtuluruz:

- Zehirle, yada kocayı boşa.

Cevher 25: kısa saçta nasıl imaj gider:

- Kısa saç kullanan biri olarak hemen yanıtlayayım, bir kere bisiklet yaka yada gömlek tarzı şeylerden kaçınıyorsun, seni erkeksi yada çocuksu gösterebilir. Tercihen boynu açık kıyafetler daha hoş durabilir. Çok büyük küpeler kanımca yakışmaz, daha ufak tefek aksesuarlar takabilirsin. Ama kolyede coş mesela, büyükte süper olur, nasılsa yakası açık kıyafetler giyiyorsun. Sonbahar ve kışın da şalları kullanmanı tavsiye derim, hoş durur..

Cevher 26: patates uyuzu resimleri:

- O ne ki?

Cevher 27: sevgilinle neler konuşulur:

- Bence sen susta, gözlerin konuşsun. Zira bu zekayla konuştuğun an kaçar adam..

Cevher 28: selena dizisinde giydiği hırka modeli:

- Yaa, Selena' da zaten dizi başladığından beri sadece bir tek hırka giymiş. Hemen bulursun..

Cevher 29: se desin bi zamanlar etrafımda yalakalar vardı hani nerde şimdi ?:

- Bu insanlar böyle anacım.. İflas mı ettin sen? Yapacak birşey yok, hayat devam ediyor..

Cevher 30: regli mezara gidilirmi:

- Aman haa! Çok büyük günah..

Cevher 31: yorkshire terrier regl olur mu:

- Bunun hayvanın cinsiyle değil cinsiyetiyle alakası vardır. Bütün dişi kediler ve köpekler regl olurlar. Kedilerinki genelde hissedilmezken köpekler için yapılmış özel pedler ve çamaşırlar mevcut. Bence bir pet shopa uğra.

Cevher 32: zengin kocam da yok işim de yok:

- Benim de şu an işim yok. Ama zengin olmasa da sevdiğim ve beni seven bir kocam var. Sen de o da mı yok?

Cevher 33: ara anamın donları:

- Onları google yerine evde arasan belki daha kolay bulursun. Google Map o kadar gelişmedi diye biliyorum ben..

Cevher 34: kış için domates rendele dolaba koy:

- E kooy.. Bütün işlemi yazmışsın zaten, ne kalmış ki geriye? Çok merak ediyorsan Cafe Fernando'ya bak, yazmıştı birşeyler..

Cevher 35: kaynanadan nasıl kurtulunur:

- Söyledik ya!

Cevher 36: 7 kişilik aileye ne kadar pilav gider bi akşamda:

- Ufakca bir bardaktan iki kişilik çıksa, en az üç bardaktan yapman lazım şekerim. Ama pardon sen bu kişilerin 'aile' olduğunu belirtmişsin bak o gözümden kaçmış. O zaman iki bardakta yeter!?!

Cevher 37: cırkın necla cırkın necla:

- Sen öyle dedin ya o kız çirkin oldu değil mi? Hiç kıskanma, fıstık gibi hatun.
İki kere yazmışsın, bir de kırk kere yazmayı dene, belki o zaman olur.

not: heyt be! yazıya bak, hey maşşallah.. şimdi yazayım da, işe girince zor valla bu kadar uzun..

Haydi Hep Beraber!

Sildikce rahatlıyorum, attıkca ruhum kuş olup uçuyor!
Nasıl bir huzurdur bu Tanrım?!
Elime geçen herşeyi çöpe atmak istiyorum, yıllardır kendi kendime haince 'bu evden giderken ben bunu kesin götürmem, neye benziyo ki?' dediğim o kadar çok eşya var ki...

Bir kere kocam alınmasın ama onun ıvır zıvırlarında fena halde gözüm var. Bıraksam burayı çöp ev yapacak, belediyeden gelip temizleyecekler. Bir insan herşeyi mi biriktirir ya?!
Aldığı her eşyanın kutusunu saklıyor, ayakkabıdan bilgisayara kadar. Delirmek üzereyim.
Hangi markanın kutusunu ararsanız bizim evde bulmak mümkün. Buyurun gelin, eğer kutu ihtiyacınız varsa sevabına vereceğim, çünkü nasılsa çöpe gidecekler.

Akşamları eve geldiğinde cebinden bozuk paralar ve çivi çıkan kaç insan vardır acaba? Hayır usta musta da değil, tasarımcı adam!
Boş cd kapları, bir sürü kağıt, ıvır zıvır.
Bekarken aldığı evlenirken de buraya getirdiği hiçbir eşyayı beğenmiyorum, kusura bakmasın. Onlarda da fena halde gözüm var, gidiciler..

Kendime dair de atacaklarım bol, mutfakta neler var neler..
Yani ben aslında bilgisayardan bile birşeyler silerken mutlu oluyorum, az önce yaptım. Oooh, dosyalar 'hışırttt' sesi eşliğinde yok olurken tüm benliğimi mutluluk kaplıyor.

Yaşasın temizlik, yaşasın sıkıldığımız şeyleri çöpe atmak, yaşasın yepyenilerini almak, yaşasın bu hiç bitmeyen döngü!

Gerçeği Söyle Doktor!

Hani tek besin diyetleri vardır ya, ne bileyim bir hafta sadece haşlanmış patates yerseniz 3-5 kilo verebileceğiniz vaad edilir.

Ben de hergün makarna yiyorum, hiçte bıkmıyorum. Acaba bu yaptığım da tek besin diyetine girer mi? Zayıflayacak mıyım doktor?

Her Halta Karışan Erkek Profili

Örnek: eniştem..
Adamı deli eder! Ablamın herşeyine karışır. Yaptığı alışverişten, yemeğe koyması gereken baharata kadar. Ama kendisinin evle ilgili hiçbir tecrübesi de yoktur, safi çenedir.


Markete gideriz, 'Leyloşum, onu bırak bunu al. Daha güzel'. Ay sana ne acaba? Sen evi silmek için hangi deterjanın daha iyi olduğuna nasıl karar verebilirsin ki?
Hemen karışırım ve aramızda şuna benzer bir diyalog gelişir;

- 'Ay sen hiç yeri sildin mi?'
- 'Hayır'
- 'Hiç kirlettin mi?'

- 'Evet'

- 'Kim siliyor peki?'

- 'Leyloş'

- 'O zaman susucaksın arkadaş! Kadını daha fazla hasta etmeyeceksin..'


Bana bile karışıyor ya adam!
Bizi bazen pazara götürür, orada olma amacı arabayla alsın, götürsün. Para versin, biz dolaşırken aldıklarımızı ona verelim taşısın, sonra eve geri bıraksın, budur!
Ama yoook, o çene durur mu? 'Onu almayın bak şurada daha bilmemnesi var', 'bak aynısı daha ucuz' bıdı bıdı bıdı bıdı...


Geçen gün de yemek yapıyorum, oturmuş elinde gazete oradan bana laf atıyor.
-'Ona köri koy köri'.
Ben zaten koyacaktım ama sırf gıcıklığına 'koymuyorum' dedim.
-'Ama öyle güzel olmaz ki, koyman lazım'..

Döndüm,
-'sen hiç bu yemeği pişirdin mi?' dedim, cevap yok gazeteye bakıyor.
Bir daha tekrar ettim, 'ama koymak lazım' gibi birşeyler geveledi.

- 'Ben bunu mu sordum sana, pişirdin mi?

- Kısık ve alttan alttan bir sesle 'Hayır'

- 'O zaman susacaksın' dedim, hayret sustu!

Dün de yine markette ablamı uyuz etti, ben de O' nu uyuz ettim. Hoş ne yaparsam yapayım bana uyuz olmuyor ne işse anlamadım.
Her dakika peşimde dolanır, 'aman da baldızım baldan tatlıdır' falan deyip öpmeye çalışır, öptürmem! Diyeceksiniz ki adama ne kötü davranıyorsun. Dışı seni içi beni yakar diyeyim o zaman, bu kadar herşeye karışmasa belki de daha iyi davranırdım..

Bikaç Şarkı Daha Olsa...

Gecenin kaçı olmuş, gözlerimden uyku akıyor, hala işlerimi bitiremediğim için bilgisayar başındayım..
Uykum açılsın diye müzik dinliyorum, beş on şarkı koymuşum, çalışırken dalıyorum.. Sürekli birşeyler düşünüyorum, o arada müziğin farkında bile değilim.. Dönüp dolaşıyor hep daha az sevdiğim şarkıda uyanıyorum. Yani kendimi saatlerdir aynı şarkıyı dinliyormuş gibi hissediyorum, sonra da sinirleniyorum 'salak kafa, yine mi tek şarkı koydun listene' diye.
Meğerse bu defa tek değilmiş, ama bilinçaltım kendini bir şarkıya ayarlamış galiba...
Hayatım boyunca hep tek şarkı dinleme laneti yapışmış üstüme..

not: galiba bir de her cümlede 'tek şarkı' deme laneti var. şu kısacık yazıda kaç kere tekrar etmişim, sanki başka kelime yok. şimdi hiç düzeltmekle uğraşamayacağım, idare ediverin beni.

6 Eki 2008

Barbie Miyim Ben?

Herkesinki ev, benimkisi barbie evi..

Ailenin en küçük, en nazlı ve en şımarık üyesi olduğumdan nedense evliliğim de zaman zaman hafife alınır. Nasıl mı?
Mesela herkesin evi ile ilgili yapması gereken rutin işleri vardır. Alışveriş, yemek, temizlik, düzenlemeler vs gibi. Ama bütün bunlar benim için geçerli olamaz.
Ne zaman anneme yada ablama 'işim var' desem hep hafife alınır, değişik stratejiler geliştirilir. Mesela az evvel anneme 'bugün gelemem çünkü, şu şu işlerim var' dedim, annem ise herzamanki gibi hiç sallamayarak 'şimdi gel akşam yaparsın' dedi. 'Olmaz yetiştiremem, bugüne bitmesi lazım' dediğimde ise 'aman ne olacak, başka gün yaparsın. Yarın gelir ben yaparım, hadi şimdi gel' dedi.
Bu defa ben de sinirlenme belirtileri başladı, 'hepinizinki iş, hepinizinki düzen benim ki neden sallanmıyor?' gibi cümleler kurunca da sohbetin en uyuz olduğum kısmı başladı; 'ya ama gelseydin iyi olurdu. bilmem nereye giderdik, bilmem ne yerdik. bilmem nerede bilmem ne varmış'..

Sanki sordum!

Ablamın bir işi olsun mesela, akan sular durur. Kimse onu yapması gereken işten alıkoyamaz. Mutlaka aklındaki vakitte ve şekilde yapılmalıdır. Ama ben, ben kimim ki işim olsun!

Bir de benim işimi yapmak isteme olayı var, o da ayrı.
Ya benim evim burası, ben temizleyeceğim, istemiyorum.
Zaten annem de ablam da ne zaman bize gelseler hemen bir odaya dalarlar, genelde mutfak olur, ıncık cıncık her köşesi karıştırılır, yeni bir düzen kurulur.. Ay beni hasta ederler.. Çık desen de anlamazlar, en son babama söylerim de annem tırs tırs çıkmak zorunda kalır, yaşasın babalar!

Annemden sonra dört gün şeker kavanozu aradığımı bilirim, ablamdan sonra ise mutfakta en çok kullandığım bir aleti hiç bulamadığımı, aylarca arayıp sonra yenisini aldığımı..
Ablam da az evvel 'ayyy, sen onu tek başına yapamazsıııın, ben yarın gelicem sakın elleme.' dedi. Ay yaparım, yapacağım, çok merci...

Yani diyeceğim o ki ben de artık çocuk değilim, büyüdüm. Lütfen ailem tarafından kabullenilsin.

4 Eki 2008

Evcilik, Misafircilik

Bazı kadınlar aileleri onları okutmadığı ve görücü usulü sevmediği bir adamla evlendirmiş, elinde hayatına dair verebileceği hiçbir karar olmadığından mecburen ev kadınıdır.
Kimisi 'okusaydım eğer, filanca mesleği yapardım' deyip iç çekerler.
Kimisi de hayatında evden başka hiç birşey görmediğinden bunun merakını yada acısını bile hiseetmeden mutlu mesut yaşar.

Bunlardan bazıları kendilerini ev kadınlığına öyle bir kaptırmıştır ki, iki gün toz almasınlar kendilerini müthiş bir boşlukta hissederler.
Yemek yapmak, şık sofralarda misafir ağırlamak onlar için hayatın anlamlarındandır.

Bunlardan biri de bizim yazlıkta komşumuz.
Tatile gelmiş, fakat yine de hergün çeşit çeşit yemekler hazırlıyor. Sabah 6-6:30 gibi uyanıp piknik sepetine çeşitli peynirler, küçük kaselerde reçeller, birkaç çeşit salata ve kızarmış ekmek koyarak yaklaşık yarım saat yürüyüp plaja gidiyor.
Orda da hiç üşenmeden pitikareli mavi masa örtüsünü sererek sepetinden çıkardıklarını özenle üstüne yerleştiriyor. Her koyduğu objenin masanın görüntüsü ve düzeni adına lekesel birer görevi var.
Sofra tamam olduğunda yüzündeki mutluluk kelimelerle tarif edilecek gibi değil.

Göz ucuyla şaheserine bakıyor(çokta üstelemesin canım, sonuçta bu onun için özel değil ki. alelade bir durum, güzel sofralar hazırlamak onun genlerinde var) herşeyin mükemmel olduğunu gördükten sonra misafirlerini kibarca sofrasına davet ediyor.
Evet, yanlış okumadınız. Tatilde, sabahın yedisinde, üstelik yarım saat yürüme mesafesindeki deniz kenarına misafir davet ediyor.

Tatil, dinlenme zamanıdır. Ama onun için, birilerini yedirmek içirmek ve 'ay ne becerikli kadın ayol neler yapmış neler' cümlelerini işitebilmektir.
Dur durak bilmez. Günlük programına alelade bir biçimde, yani yukarıda yazdıklarımı yaparak başlar. Eve dönüp suratsız alman görümcesi için Türk kahvesi hazırlar. 'Birşey istiyor musunuz?' diye sorduktan ve gitmek için izin istedikten sonra yarım saatliğine havuza girer. Yüzme bilmediğinden kah sığ yerlerde kah kenarlara tutunaraktan serinlemeye ve eğlenmeye çalışır. Fakat bu arada aklı öğle yemeği için kaçar çeşit zeytinyağlı, et yemeği ve salata pişirsemdedir.
Hızlı hızlı havuzdan çıkar, kurulanma faslı güneşlenme şeklinde değil de mayo değiştirerek gerçekleşir. Ne de olsa kaybedecek vakti yoktur, yemek yapmalıdır.
Koşa koşa öğle yemeği için hazırlıklar yapar. O biter yine çay, kahve faslı başlar. Akşamüstü için çeşitli peynir, üşenmeden fırına yürünüp alınmış sıcak poğaçalar, reçeller ve mutlaka en az bir çeşit ev yapımı salata eşliğinde bir ikram hazırlanır.
Sofra toplanınca hemen markete gidilir, akşam yemeği hazırlıkları başlar.

Sonra akşam saat 9' da uyuyakalır. E, bu yorgunlukla normal tabi.
O uyuyunca site sakinleri için de asıl dinlenme zamanı başlamış olur.
Etrafta bir sessizlik, çat çat diye hızlı hızlı bir yere bir ayak tabanına çarpan terlik sesi olmadan her yer pek bir sakindir.

Bir sabahta kendisi evden üç adet masayı havuz kenarına indirmiş, özenle hazırladığı kahvaltı masasın tam yanındaki ağacın dallarına masa örtüsüyle takım olan bir kumaştan küçük şeritler kesip bağlamıştı. Dekor yapmışmış, güzel olmuş muymuş...

Ay yazarken bile yoruldum!

Gidin!

Şu bloğuma 'çağla şikel'in saçı' 'çağla şikel'in saç rengi' 'ay nasıl yapsam da çağla şikel' e benzesem?' 'benden de adam olur mu? güzel olabilir miyim acaba?' 'estetik yaptırsam çağla şikel'e benzer miyim acaaba?' gibi şeyler yazıp girmeyin!
Hepinizden bıktım, sıkıldım, baydınız!

Kuaförümden gidip o saçın numarasını öğreneceğim gidip bir tane 'salaklariçinçağlaşikelinsaçrengi. blogspot.com' adında bir blog açacağım, gidin öğrenin. Artık hep beraber çingene modunda dolaşırsınız. Tenine uyanı uymayanı boyasın şu renge de milletcek rahat edelim.

Yettiniz be!

3 Eki 2008

Çık Çıkabilirsen

Efendim Angelina Jolie bunalımdaymış. Oh olsun!

Hiç 'vah vah' diyemeyeceğim çünkü, herkes bunalımda! Angelina hanımımız kendini bir tavşan sanmış olacak ki sürekli doğuruyor. Doğuramadığı ara dönemlerde de, alıyor. Bence sen çoktan bunalıma girmişsin de haberin yokmuş.

6 çocuk ne demek ya? Paran var diye o kadar bebeğe bakabileceğini mi sandın? Ne oldu? Her biri başka bir tarafından çekiştiriyor değil mi?

Uçmuşsun kızım sen! Herhalde bunalıma girersin, hem de bunalımın kralına girersin!

Ben bile bir tane daha kedi istediğim halde düşünüyorum, bakabilir miyim? Yeteri kadar ilgilenebilir miyim, kısakınır mı falan diye.. Sen tut altı tane çocuk al, yap...

Zaten sana da o patlamış kedi poposuna benzettiğim dudaklarına da uyuz oluyorum..

1 Eki 2008

Bu Mudur?

Salondaki koltuğumuz çok rahat. Hatta rahat ötesi, insanı içine çekiyor, yutuyor. Uzandığınız an uyku kaçınılmaz hale geliyor.

Bize ilk gelen, samimi olduğumuz yada olacağımız belli olan bir kurbanı seçer biraz ısrarla tam köşeye bir güzel uzatırım. Sonra o kişinin tepkilerini izlerim. Genelde hep 'ayyy, ne rahat bu yaa. biz de böyle birşey yaptıralıım' olur.
Neyse efendim, uzatmayayım. Az evvel işte o rahatlığın içine gömülmüşüm, zaten üşüyorum battaniyeyle zar zor da olsa vücut ısımı belirli bir seviyeye getirebilmişim vee ne oldu? Tabi ki eşim yanıma geldi, şöyle ucundan köşesinden azıcık uzanıverdi. Ama öyle bir noktadaki düşmekle düşmemek arası.. 'Azıcık kaysana düşeceğim' dedi. Ben de ' öbür tarafa uzan' dedim. 'Amaaan şimdi kalkacağım zaten' dedi. Ben kaymayınca 'bak düşüyorum' falan gibi birşeyler söyledi. Bende azıcık öbür tarafa kaydım. İşte felaketler zinciri böyle başladı. Çeşitli rahatsız edecek hareketler eşliğinde mesela battaniyeyi almak, ayaklarımın donması, gıdıklamak, azıcık daha kay demek gibi beni sinir etti. Ben de 'başlicam sana da koltuğuna da ' gibi sinir anında kurulmuş cümleler eşliğinde kalktım gittim.

Şu an mı? Evet şu an kendisi içeride koltuğun en rahat kısmında uzanmış, üzerinde benim battaniyem, Avrupa Yakası' nı izliyor ve kahkahalar atıyor.
Bense yarım saatte zar zor ısıttığım ayaklarımı battaniyemin çekilmesiyle yeniden soğukla buluşturmuş olmanın siniriyle, pofuduk terliklerimden medet umuyorum ve bilgisayarın başındayım...

Şimdi sizlere soruyorum, evlilik bu mudur?

Hadi Bakalım, Artık Çekilin Bir Zahmet

Şu kıytırıktan dizi ve film oyuncularının çıkıp çıkıp 'artık dizilerin tutması çok zor, amanın da ne kadar çok dizi var bıdı bıdı' yapmalarına uyuz oluyorum ya..

Bir de utanmadan ' eskiden böyle miydi canım? biz bir iş yapardık en az üç sene giderdi' diyorlar. Vah vaah çok üzüldüm size! Deli mi ne?

Onca yıl sefanızı sürmüşsünüz, bir de utanmadan hala eski zamanları arıyorsunuz.

Aramayın kardeşim! Eskiden dizi mi vardı? Bırak dizii televizyon kanalı mı vardı? Herhalde yaptığınız herşey tutacaktı. Millet ne yapsınmış? Senin dizin çıkınca sıkılıp başka kanala mı geçseymiş, yoksa dvd mi izleseymiş? O da olmadı belki internette takılırlarmış.

Hiç üzülmüyorum, doğru dürüst işler yapın, sizinki de izlesin.
Hoş sanki güzel olan işler tutuyo da, o da ayrı mesele.
Ama dandikte olsa en azından genç insanların işleri tutsun, sizlerden fenalık geldi çünkü!

Tabi ki de Türkan Şoray ve onun kalitesinde olabilen eski sanatçılarımızı bu sözlerimin dışında bırakıyorum..

Şimdi siz, dandik 'sanatçıyım' ayağındakiler, bi gidin başımdan!

Tatil Güzeldir, Gerçek Hayat Kaçınılmaz!

Efendim etrafımda ve blog camiasında o kadar çok tatil seven insanlar var ki..
Tabi ki de tatil güzeldir, hatta harikadır. Sizi tazeler, ruhunuzu dinlendirir, süper hissedersiniz. Ama bu kadar çok tatil yapmak normal mi? Bence değil..

Yılbaşında, her bayramda, yazın defalarca, kışın hafta sonlarında, utanmasalar kar tatilinde bile hemen valiz toplayıp kaçacaklar biryerlere.. Zaten her daim hazırda duran, içi dolu bir valizlerinin olduğundan şüpheleniyorum.

Gözümüz yok şimdi, gezin tozun tabi. Ama be kardeşim nedir bu gerçek hayatınızdan kaçma çabanız?
Hiç oturup düşündünüz mü? Bence hiç birşey için geç sayılmaz, biraz kafa yorun.

Nelere mi? İşte şunlara;
- Ben neden her fırsatta evimden ve yaşadığım şehirden kaçmak istiyorum?
- Eşimden mi memnun değilim? (eğer tatillere çift olarak gidiyor ve sonuçtan memnun kalıyorsanız bunu sormayın, gerek yok.)
- Bir önceki soruya cevabınız evet ise, Selin Karacehennem' e gidin. ''Değilse bu satırı atlayın.''
- Evimden madem bu kadar çok kaçıyorum, demek ki onu sevmiyorum. ''O zaman taşının.''
- İşimden mi uzaklaşmak istiyorum? ''O zaman iş değiştirin.''
- Hayatım çok mu stresli? ''Canım ne alakası var şimdi? Evdeyken streslerinden arınamıyor musun? Cevabın hayır ise o zaman iki satır üste zıplayın ve dediğimi yapın.''
- Param çok geliyor, bana rahat batıyor, artık harcayacak yer bulamıyorum. ''O zaman git bir barınağa yardımda bulun, hayvanlar açlıktan yavru olanları yiyor. Bu bir gerçek. O koca totonu dolaştıracağına bir işe yara.''
- Yada bloğumda böyle bir atmosfer yaratmak hoşuma gidiyor. Aslında beş param yok ama tatildeyim demek havalı oluyor. ''O zaman bir psikoloğa git.''

Benim aklıma başka birşey gelmiyor, geleniniz varsa yazsın öğrenelim..

Bu kadar çok tatil yaptığınız için gündelik hayatınız size tatil arası 'tatil' gibi geliyor olabilir. Belki de bu şekilde onu çekilebilir kılıyorsunuzdur..
Ne bileyim, hangi açıdan bakarsam bakayım bir garipsiniz arkadaş!