30 Kas 2008

İmajı Batasıca

Sabah sabah iyi güldüm, buyurun bakın google'dan kimlerin yolu düşmüş;

''kendime nasıl bi imaj yaparım''

''erkek olarak nasıl bı ımaj yaparım''

Şimdi öncelikle bu iki aramayı yapan kişinin de aynı olduğundan şüpheleniyorum.
Önce 'nasıl imaj yaparım' demiş, büyük ihtimalle kadınsal süs püslerle karşılaştı, sonrasında 'erkek' diye belirtti. Her iksinde de yolu siteme düşmüş, sanki stil danışmanıyım da..

Eğer bir dişi olsaydın sana çok daha fazla tavsiyelerde bulunabilirdim kardeş, madem erkeksin öncelikle şu beynini biraz geliştir diyeceğim. Az kitap oku, biraz gez, dolan ufkun açılsın. Sonrasında imaj zaten kendiliğinden gelir, ne de olsa akıllanacaksın.. Çünkü ne beyin, ne de dış görünüş Google'a yazmayla oluşacak şeyler değildir.

Hem sende bir komiklik sezdim ben, kadınlar komik erkekleri sever. Çirkin olsa da çok popüler olan onca stand-up'cımız mevcut, bana sorarsan imaj ilk görünüşte çok önemli olsa da asıl önemli olan komik ve eğitilmiş bir beyindir..
Haydi bakalım...

28 Kas 2008

'Pet Shop'tan Aldığım 'Maymun' 'Erkeğime' 'Haksızlık' Yaptı

Bu arama sonuçlarını çok fazla yazıp baymak istemiyorum ama demin kahkaha attım, paylaşayım siz de gülün..

pet shoptan maymun alıcam

- alıyosan al bize ne?..

erkeğimi peşimden koşturmak için tüyolar


- bakın dikkatinizi çekerim, daha evvel yazanlar 'erkekleri' falan diyordu, bu bir tane bulmuş yetmemiş sonuna kadar sahiplenmiş, bir de 'erekğim' diyor.. Allah o erkeğine kolaylıklar versin canım..

birgün haksızlıklar son bulcak

- ah keşke..

Msn, Çık Hayatımdan

Msn'den nefret ediyorum!

İtiraf ediyorum işte, hayatımda msn kadar gereksiz çok az şey gördüm..

Bir açmayayım yandım, kırk kişi birden aynı anda birşeyler yazıyor, o oradan çekiştiriyor bu buradan..

İş dünyasında da pek bir popüler, geçen hafta gittiğim iş görüşmelerinden birinde adam bir yandan benimle konuşurken bir yandan da laptopuna bakarak chat yapıyordu..
Ben giyinmişim, süslenmişim, düzgün konuşmaya, adam gibi iletişim kurmaya çalışıyorum o ne yapıyor? ''Bir saniye'' deyip iki satır yazıyor, sonra bana bir cümle kuruyor..
Çok profesyonelsiniz gerçekten de, böyle devam edin..

Bu sabahta bir zayıflama ilacı ithalatçısı firma tarafından mail aldım, sitemi görmüş işlerimi beğenmişler, bir iki yerden de methimi duymuşlar, freelance çalışmak istiyorlar..
'İyi' dedim, 'çalışalım'. Ama muhattap olduğum kişi msn adresimi istiyor, 'kullanmıyorum' dedim..

'Ama karşılıklı görüşmeden isteklerimi nasıl anlatacağım?' demiş.. Karşılıklı görüşmenin yolu bu mudur? Bir toplantı ayarlarsın, beni çağarırsın. Ben hem firmanızı hem sizi görürüm, güvenirim. Siz de beni tanırsınız, konuşuruz, anlaşırsak çalışırız.

Msn'den kamera aç bari, bana firmayı göster, patron gelsin oradan görüşerlim, olsun bitsin..

Bu nasıl bir iş etiği anlamadım. Zaten freelance iş yapmak risklidir, adam işi iki günde alel acele yaptırır sonra paranızı 50 şer ytl parçalar halinde bir yılda öder...

Hatta bazısı hiç ödemez, o yüzden bu tarz işlerde karşılıklı görüşmekte ve bir anlaşma imzalamakta sonsuz fayda var..

Şimdi bu adam benimle 'hırçın bilmemne' diye bir adresten iletişim kurmaya çalışıyor, soruyorum Bay Hırçın, isminiz iyi hoşta, ben sizden paramı istediğimde de böyle hırçın mı olacaksınız acaba?

Herkes mi böyle, hep beni mi buluyorlar gerçekten merak ediyorum...

27 Kas 2008

Cadı Hasta

Tam azıcık toparlandım derken dün arkadaşımla dışarı çıktım, hava günlük güneşlikti. Akşam çok fena yağmur bastırdı, taksi de bulamadık. Çok ıslandık, şu an yine dibe vurmuş durumdayım, bir toparlanamadım gitti..

Demem o ki, mecburi yatak sürgünündeyim.. Bana bugün izin, dışarı çıkarken de yanınıza şemsiye almayı unutmayın...

26 Kas 2008

Bilmiyorum Ki..

Google arama sonuçlarında bugün de dizilerden gidiyoruz, bakalım;

''dudaktan kalbe dizisinde lamia'nın giydiği elbiseleri nereden bulabilirim''

- Dizinin sonunda sponsorlar çıkıyor ya, oradan bakıver.

''kıvanç tatlıtuğ sigara kullanıyor''

- Cık cık cık, hiç yakıştıramadım.. Ama aferin sana, iyi ki söyledin Google amca kulağını çeker onun...

''tarık akan evlendimi gerçek hayatta''

- Yanlış anlaşılma olmasın, gerçek hayatta dedik!

Uyuz Cadı Ölecek Mi Ne?

Bloğumun temasıyla çok uymasa da, bugün duyduğum çok güzel söler yüzünden sevgi pıtırcıklığım üstümde..

Markette bir adama sinirlendiğim için açtığım bloğum hiç ummadığım yerlere geldi, beni okuyan bir sürü insan oldu.. Hepinize çok teşekkür ediyorum...

Sevmeyenim de var, olsun... Onlardan çok çok daha fazla sevenim olduğunu biliyorum..

Yüzünü bile görmediğim, sesini duymadığım insanların acılarına, sevinçlerine ortak olma çok değişik bir duygu.. Bir sürü arkadaşım oldu bu blog sayesinde, hepsi de benim için ayrı ayrı çok değerli..

Moralim bozuk olduğunda, birşeye sıkıldığımda yada 'bırakacağım artık yazmayı' dediğimde, nedense hep bu anlarda mail kutuma öyle şeyler geliyor ki mutluluktan uçuyorum.. Kötü zamanlarımda (bilmeden de olsa hep onlara denk) gelen güzel yazılarınız için çok teşekkür ederim..

Beni seven, yazılarımı okumaya, yorum yazmaya vakit ayıran herkese çok teşekkür ederim..
Bu yüzden bu bloğu çok seviyorum..

Yarın uyuzluklara devam ama şimdi sevgi kelebeği olup mavi gökyüzüne doğru kanat çırpmaya gidiyorum, hoşçakalın :))

Boynunun Borcu

Her zaman bakımlı olmak zorunda mıyım? Eşime göre evet, aslında bana göre de evet ama bazen olamıyor işte..

Bu taşınma döneminde ev ararken ne kadar yorulduğumuzu bloğumu takib edenler bilir, bulunca da evi tam iki günde kutuladık, sonra taşıdık..
Ertesi gün de eski evin yaptırdığımız boyasını kontrol etmek için yoldayız, saat sabahın altı buçuğu. Ben ben olalı o saatte dünyayı hiç görmemişim, zaten heryerim ağarıyor, yorgunluktan sol ayağımın üzerine basamıyorum, topallayarak yürüyorum ve çok uykum var. Eşim araba kullanırken döndü bana baktı ve dedi ki; ''makyaj niye yapmadın?''

Pes, cidden pes.. Anacım o anda uyanık ve ayakta durabildiğime şükretmen lazım, bir makyajım kusurdu..

Bazen de değişik birşeyler yaptığımda, mesela yeni bir takı almak, farklı bir makyaj yapmak gibi 'niye birşey demedin' diyorum, 'ama sen zaten her zaman bakımlısın, dikkatimi çekmedi' diyor..

Ondan sonra da bir allık, rimel sürmedik diye hesap soruyor.. Zor işler bunlar...

25 Kas 2008

Zıkkımın Kökünü Arıyorum / 2. Round

Merak edeneler için, cevap geldi ''Lale ok''
---------------------------------------------------
Önceki yazımda bahsettiğim maile gelen cevabı noktasına virglüne dokunmadan kopyalıyorum;


''Lale,

Eğitimini aldığım tasarım işini yapabileceğim,

Grafik tasarim oluyormu egitimin...screen basedmi....basilimi?

benden html yada action script yazmamı beklemeyen, sürekli banner yaptırmaya çalışmayan,

OK


bilgime ve tecrübeme saygı duyacak,

OK


bir kolda kırk karpuz taşımamı istemeyecek,

Valla Turkiyede bu zor...ve ozelikle bu donemde...dunyada karisik...bu istegi gozden gecirmeni tavsiye ediyorum...

mümkünse evime yakın,

evin nerde?


maaşı benim istediğim gibi olan,

bu ne kadar...?


çalışıyor olsam da benim de bir insan olduğumu unutmayan ve ona göre davranan, her hafta sonu mesaiye kalmamı istemeyen, kaldığımda ise en azından bir teşekkürür çok görmeyen bir işveren ve iş arıyorum..

OK

umarım açıklayabilmişimdir

evet...

cevaplarini bekliyorum...

GK''


Güler misin, ağlar mısın? Birde kendi kendine 'ok' falan demiş, sanki uyuyor mu diye soran oldu da..

Aslında çok şey yazardım ama abartıp muhattap olmayalım.. Cevbım kısa ve net oldu;

''Gökhan 'Bey' öncelikle merhaba,

Daha evvel selamlaşmadık galiba. Sorduğunuz sorular zaten cv'mde ve portfolyo sitemde mevcut.
Okumadığınızı varsayarak (öyle olsaydı zaten sormazdınız) ben size tekrardan yazmak isterdim..

Fakat işe almak istediği (yada ilgilendiği) kişilerle bu tarz bir iletişim kurmayı tercih eden firmayla çalışmak istediğimi sanmıyorum...

İyi akşamlar, iyi çalışmalar...''

Umarım bir yanıt daha gelmez, zaten cinlerim tepeme çok yakın dolaşıyorlar olacaklardan ben sorumlu değilim...

Zıkkımın Kökünü Arıyorum

Az evvel cv'mi yolladığım bir firmadan şöyle bir cevap maili geldi, aynen kopyalıyorum;

'Lale, nasıl bir iş arıyorsun? Gökhan'

Tövbe ya, bu ne şimdi?
Ben senin için ne ara Lale Hanım'lıktan çıkıpta Lale oluverdim?
Ne ara bir merhaba denildi?
Ne ara cv'mi okudunuz da oradan kafanız basmadı, ne tarz bir iş istediğimi sorur oldunuz?
Ne ara bir 'hoşçakalın' denildi?

Hammallık isteyecek halim yok herhalde, herşey cv de ve sitemde mevcut..

Ne kadar dangalaksınız ya, hiç insan ilişkileri, görgü, eğitim vs yok sizde..

Yazdığım cevabı da aynen kopyalıyorum, şimdi de gelecek tepkiyi merak ediyorum...

''Eğitimini aldığım tasarım işini yapabileceğim, benden html yada action script yazmamı beklemeyen, sürekli banner yaptırmaya çalışmayan, bilgime ve tecrübeme saygı duyacak, bir kolda kırk karpuz taşımamı istemeyecek, mümkünse evime yakın, maaşı benim istediğim gibi olan, çalışıyor olsam da benim de bir insan olduğumu unutmayan ve ona göre davranan, her hafta sonu mesaiye kalmamı istemeyen, kaldığımda ise en azından bir teşekkürü çok görmeyen bir işveren ve iş arıyorum.. Umarım yeterince açıklayabilmişimdir..''

Daha yazardım da, neyse..

Farkettiyseniz ben de karşı taraf gibi ayılık yapıp selam vs vermedim, sonunda iyi çalışmalar da demedim. O bana dedi mi? Hayır, o zaman bende demem..
Ne salaklar var ya...

24 Kas 2008

Yine Yeniden

Efendim, adetimize devam ediyoruz, arama sonuçlarına göz atıyoruz.. Başlayalım;

''görümceyle anlaşamamak'';


- Ben de anlaşamıyorum, o yüzden bir tavsiyem olamayacak.. İstersen benim gibi yap kafana göre takıl, yer yer yokmuş gibi yap. Bazen kız bazen kızma, zaman öylece geçsin gitsin..
Elbet akıllanır, olmadı boşver...

''geci boynuzu'';

- Hahaha, 'keçi' boynuzu yaz, belki o zaman çıkar..

"gerdek gecesi" + yapılacaklar ;

- O 'artı' da neyse? Galiba hem gerdek gecesinin anlam ve önemini hem de yapılması gerekenler listesini merak etmiş..

''16 yaşındayım ama daha büyük gözüküyorum yanıma yakışan makyaj ve saçlar'';

- Yanıma yakışan erkek arıyorum der gibi, o ne biçim cümle? 16 yaşında olduğun nasıl da belli.. Anlayamadığım şu, bir insan evladının beyni koskoca 16 sene de nasıl gelişemez yahu?

''5 yıldızlı tatil köyünde neler bulunur'';

- Beş tane yıldız, ıyy iğrencim!

''aileye hepinizden bıktım demek günah olurmu'';

- Bence deme.. Bu bloğa da hep günahlar soruluyor, hoca mıyım neyim haberim yok?

''ah bir zengin olsam lüküs hayat yan gel de yat'';

- Bu da benim kafadan..

''adamin adi çikinca kadar canin çiksin'';

- Haklısın kardeş.

''ablam corapsız yatmıs'';

- Tüüüü, utanmaz, arlanmaz, terbiyesiz!! Çorapsız nasıl yatılır? Alnınıza kara leke sürmeye utanmıyor mu bu ablan? Çok ayıp!

''derya baykal şımarıklığı'';

- Hangi biri?

''annemle tezem'';

- Annemle te'y'zem olabilir, ayrıca da dünya üstündeki tek anne ve teyze seninkiler mi yazınca hemen çıkacak? Öyle olsa bile google seni nereden bilsin, dna testi mi yapıyor da senin sen olduğunu anlasın?
Dna testinden evvel bir zeka testi yaptırsan daha iyi olur..

Vah Vaaaah

Pınar Altuğ' a nasıl bir antipati beslediğimi anlatmak için yeterli bir kelime dağarcığım yok..
Her hareketi, o bilmiş bilmiş konuşmaları, ay ne bileyim yaptığı herşey beni sinir ediyor. İlk ne zaman niye taktım bilemiyorum ama kadını görmeye dayanamıyorum..

Şimdi habere bakın lütfen, yine bir Hürriyet 'haber'i.. Doğru mu yanlış mı bilemiyorum, okuyalım;

''Görüntümde değişiklikler oldu ve hareketlerimde kısıtlanmalar başladı..
Mesela bu yaz sürat motoruna binemedim. Denize atlayarak giremedim, su kayağı yapamadım ve kışın kayağa gidemiyorum. Motosikletimi de garaja kaldırdım.

Alkol alamıyor, her şeyi yiyip içemiyorsun.
Böyle olunca benimle beraber Yağmur’un da hayatı kısıtlanıyor. Duygusallık olarak bakarsak bu durumu birkaç kere yaşadım. Herkesin yaşadığı mide bulantıları, aşermeler ve bayılmalar bende olmadı. Dördüncü katta oturuyorum ve hala evime yürüyerek çıkıyorum. Zahmetsiz bir hamileyim...''

Şİmdi bunları okurken o surat ifadesini, ses tonunu ve bik bik konuşmasını hayal edebiliyorum, iyi ki haberde görüntü yok..

Daha evvel Sibel Can'ın benzer açıklamalarını yazmıştım, şimdi de Pınar Altuğ..
Ya şaka mısınız kardeşim? Vah vah, çok üzüldüm gerçekten, bu yaz sürat motoruna binememiş.

Önceki söylediklerimi tekrarlayacağım, bu ülkede millet ekmek parası bulamıyor, doğalgaz yakamıyor, elektirik kullanamıyor, çocuğunu okutamıyor, siz ne söylediğinizi sanıyorsunuz? Kimsiniz, nesiniz? Bu lüksler nedir? Hayat standartınız yüksek olabilir, ama bunu aç, soğukta ve asgari ücretle hayat savaşı veren insanların gözüne sokmaya ne hakkınız var?

Dünya tersine dönsün istiyorum, başka da birşey demiyorum...

23 Kas 2008

Neden?

Eşim sabahtan beri saçıma bakıp 'ne bunlar, nasıl bu kadar beyazladı?' diyor, ben de 'amaan beyaz değildir' diye geçiştiriyorum.
Ama az evvel aynada acı gerçekle karşılaştım, sağ tarafım çok beyazlamış. Hem de çok kısa bir sürede, sol tarafım daha duyarsız ve vurdumduymaz galiba, hiç beyazı yok..
Şimdi saçımın sağ tarafına sola uymasını tavsiye ediyorum, 'hayat kısa, hiçbir şeyi kafaya takmaya değmez' diyeceğim kendisine. Lütfen daha fazla üzülüp beni beyazlara boğmasın..

Daha yaşım kaç benim ya, çok mutsuzum!

22 Kas 2008

Çiçek Blogcuları

Yazılarına gelen yorumları onaylamadan direk yayınlanmasına izin veren blog sahiplerinin dünyaya pembe gözlüklerle baktığını ve hayattaki duruşlarının 'barış, dotluk, dünya kardeşliği, çiçekler ve böcekler' olduğunu düşünüyorum..

Lütfen onaya alın şunları yahu, biri gelecek abuk subuk birşey yazacak ondan sonra üzüleceksiniz..

Abla Sensin, Hıh!

Eşimin 8 ve 9 yaşlarındaki üç yeğeni bile bana 'laloş' 'laleş' 'şişştt' 'pişştt' gibi kelimelerle hitab ederken, içeride boyu benimkinden uzun, kazık kadar olmuş ve yaşı benden sadece 2 yaş ufak olan hiphopçu kişi bana 'abla' diyor..
Çok sinirlendiğim suratımdan belli mi acaba? Belli olmasını tercih ederim de, anlasın ve 'tüh ya, ayılık mı ettim' desin..

Hiphoptan nefret ederim, içerideki 'kardeşim!' beyaz çorap giymiş, beni yakından tanıyanlar beyaz çoraba nasıl baktığımı da çok iyi bilir, bunlara rağmen ilk başta sempatiyle yaklaşmaya kendimi zorlarken, şu andan itibaren bakış açım budur; 'sana dalarım adam'...

Bir an evvel kalksa gitse de eşime söylensem..

not: bu arada sevgilisi de benim yaşlarımda, acaba ona da mı ''abla'' diyor çok merak ettim doğrusu...

Takıntılarım / O kadar Çok Ki...

Nazo'cum beni sobelemiş, bu konu başladığından beri ne kadar eğlendiğimi size anlatamam. Özellikle de Ebru'nun yazdıklarına kahkahalar attım, fakat nedense 'ay umarım kimse beni sobelemez' diyordum..
Çok garip huylarım var, ama ne yazacağımı hiç bilemedim.. Bakalım aklıma gelenler nelermiş;

- Evde sürekli korkarım. Bekarken babam yapardı, evlendikten sonra da eşim bu görevi devralmış durumda. Ben bir işle uğraşırken sessiz sessiz gelip birden tam dibimde konuşmaya başlamaları beni çileden çıkarır. Eşime gelmeden evvel haber ver diyorum, ama bu defa da yine birşeye dalmışken 'ben geliyoruuuuum' dediği için korkuyorum.. Bu işten kaçar yok, hep korkacağım galiba..

- Evin kapısını kilitlemezsem hiç birşey yapamam. Gündüz yada gece farketmez, hem kilitler hem de zinciri takarım..

- Sifon çekme hastalığım var.. Başka bir yerdeysem yada banyonun yakınlarında birileri varsa asla tuvaletimi yapamam. Çok mecbur kaldıysam sürekli sifonu çekerim..

- Sürekli ellerimi yıkarım..

- Saçımla başım derttedir. Her zaman harika olmak zorundadır, yoksa insan içine çıkamam.

- Biri konuşurken çok yaklaşırsa nefesimi tutarım..

- Koltuk yastıklarını sürekli düzeltme gibi bir hastalığım var, günde kaç kere yapıyorum bilmiyorum, ama eğer onlar yamuksa ev dağanık demektir..

- Elimi her yıkadığımda banyo lavobosunu da yıkarım, en ufak bir kıl yada kir görmeye tahammülüm yoktur. Eğer dışarı da yıkayacaksam önce suyu açar lavabonun heryerine dökerim, birşey kalmadıktan sonra elimi yıkamaya başlarım..

- Kitaplarımı asla ama asla kimseye vermem. Bugüne kadar benden okusun diye kitabımı alabilen kimse yoktur, evlendikten sonra eşimin birkaç defa verdiği oldu, çok pis kavga ettim..

- Resimlerimi de kimseye vermem, hediye ettiğim tek kişi eşimdi. Ona da zaten evleneceğiz geri gelecek mantığıyla verdiğimi itiraf etmek isterim.. Ama şimdi çocukluk arkadaşım için resim yapacağım, demek ki onu haddinden fazla seviyormuşum..

- Yemekte sürekli su içerim, misafirlikte de su şişesini yanıma alır kimselere vermem. Eğer ilk kez gittiysem sürekli isteyemediğim için susuzluktan bayılma noktasına gelirim..

- Bir şarkıyı çok seversem birkaç gün boyunca sürekli dinler, sonra da midem bulanır ve yıllarca bir daha dinleyemem..

- Biri yemek yerken ağzını şapırdatırsa sinirim tepeme çıkar, yemek yemeyi bile bırakabilirim..

- Misafirlikte masa hazırlıyorsam herşeyi kontrol ederim, en temiz gözüken bardak, tabak, çatal vs yi kendi oturacağım yere en pisini de ev sahibininkine koyarım.. Mantığım da şudur, o zaman temiz yıkasaymış kendi de temiz yerdi..

- Dışarıdayken sürekli tabelaları okur ve çift harf mi tek harf mi diye kendimi yer bitiririm.. Harfleri eşleştirmekten deli olurum..

- Bazı günler konuştuğum herşeyi içimden ingilizceye çeviririm, saçma sapan bir durum gerçekten...

- Bina katlarını sayarım, onu da tek mi çift mi diye incelerim..

- Yolda yürürken sürekli önüme bakarım, özellikle de Kadıkör rıhtım'da, pis birşeyin üstüne basmayayım diye aklım çıkar.

- Bir insanı ilk gördüğümde 6-7 saniye içinde sevmediysem bir daha asla sevemem..

- Süreki kızları incelerim. Bir yerde yürürken veya otururken kıyafetlerine, saç ve makyajlarına bakar eğer yanımdaki bir kız arkadaşımsa dedikodusunu yaparım.

- Bir sürü şeyi yarım yapmışlığım vardır. Bir müzik enstürümanı çalacağım diye tutturup gitar almıştım, sonra bıraktım piyanoya taktım bir süre ders alıp onu da bıraktım. Şu anda kemana taktım, en kısa zamanda onu da alıp bir köşeye atmayı planlıyorum...

- En önemlisi ve hayatımı etkileyen şey biri bana bakarken hiç birşey yapamam. Yemek yapmakta bile zorlanırım..
İşimi ise asla yapamam, bilgisayarda bir tasarım yaparken, resim yaparken, bir yazı yazarken hatta okurken bile biri bana bakarsa o an işimi elimden bırakır gitmesini isterim. Eğer gitmiyorsa yapmam, gidiyorsa arkasından iyice takip eder beni izlemediğine kanaat getirdikten sonra işime dönerim..
Bu takıntım o kadar ileri boyutlarda ki bir defa bilgisayarım ofise dönük ve herkes görebilir diye işten ayrılmışlığım vardır.. Zaten çalışamıyordum, ne yapacakatım? Gündüz ofiste çalışır gibi yapıp akşamları da evde iş mi yetiştirseydim?
Söyledim, çok meraklılarsa yerimi değiştirselermiş..

- Babama karşı çok acayip hislerim var. Çocukluğumdan beri geceleri kalkar sürekli nefes alıyor mu diye kontrol ederdim, babama duyduğum sevgi hiçbir şekilde tarif edilemez. Haftada birkaç defa rüyamda onun öldüğünü görür, ağlaya ağlaya uyanır bir süre de öyle ağlar, sabahta ilk iş olarak yine ağlar vaziyette babamı ararım. Zavallı O da alıştı artık, sesimden anlayıp direk 'ölmedim kızım bak burdayım' diye teselli etmeye başlar..
İşte babama takıntım o kadar fazla ki şu satırları yazarken bile gözlerim doldu..

- Bir de enişteme takıntılıyım, ne yapsa ne dese gözüme bir türlü giremedi. Nedenini ben de bilmiyorum ama sanırım ilk andan gıcığım kendisine..

- Sürekli olmusuz düşünüp 'uyuzcadı'lık yapmama rağmen eğer eşim birşeyi eleştiriyorsa hemen savunurum. Nedenini bilmiyorum ama niyeyse o kötülenen kişinin bana ihtiyacı olduğunu düşünür kanımın son damlasına kadar arkasında dururum..
Hatta bazen 'ne kadar iyi niyetlisin sen de' gibi şeyler söyler, haklı da.. Aslında içimden haklı olduğunu düşünsem de hep karşısında olmayı tercih ediyorum.
Bu trafikte hiç tanımadığım biri bile olabilir, 'ama sen yanlış çıktın adam haklıydı' diye gıcıklık yapmakta üstüme yoktur.
Eğer diğer şöför hatalıysa da 'kim bilir ne derdi var adamcağızın, aklı nerededir' der, yine karşı taraftakini savunurum..
Şimdi yazarken de kendimi sorguladım, cidden manyak mıyım?

- Eve misafir gelecekse kendimi paralarım. Bu çok yakın bir arkadaşım da olsa ilk kez gelecek biri de olsa yorgunluktan hasta olma derecesine kadar temizlik yapar, menü düşünür hazırlarım.. Sonra da 'ee ne oldu ki? o kadar uğraştım2-3 saat kalıp gittiler, salak mıyım neyim' der, bir dahakine aynını tekrarlarım..

- Birini sevdiysem çok zor gıcık olurum, ama bir de beni sinir etmesin o zaman direk silerim..
Kaç tane yakın arkadaşımı hayatımdan çıkartmışlığım var saymak istemiyorum..

- Dediğim gibi birilerini hep savunur, sonra sinirimi tepeme çıkardıklarında onlar için çok pis şeyler yapar hayatlarını dar ederim.. Beni karşılarına aldıklarına pişman olurlar, özür dilendiğinde de asla hemen kabul etmem, uzun süre süründürür sonra tamam derim..
Tabi bu söyledikleri herkes için geçerli değil..

- Bunu da şimdi hatırladım, bloğuma yazı yazarken çok dikkat ederim, her paragrafı yazdıktan sonra okur kontrol ederim. Yazı bittikten sonra bir daha okurum, yayınladıktan sonra tekrardan bakarım, içim dışım o yazım olur yani. Neymiş, imla hatası, düşük cümle vs olmayacakmış.. Olsa ne olur? Asacaklar mı beni?

Şİmdilik bunlar geldi aklıma, elbet daha da vardır ama bulamadım..

Ben de Gizoş'u sobeliyorum. Nişan telaşı bir bitsin cevaplar elbet :)

21 Kas 2008

Herkes Deliye Muhtaç, Biz De Akıllıya

Annemin meşhur sözüdür bu, ne saçma..
Sapıttığım zamanlarda hep bana bunu söyler, ben de 'anne millet neden deliye muhtac olsun ki' derim, o ise yaptığım hareketi eleştirmeye devam eder..

Ben de önceki gün dedim, 'herkes deliye muhtaç biz de akıllıya' diye..
Akşam karşıya geçmek için vapura bindim, içeride yer yoktu dışarıda oturayım dedim. Soğuktan büzüşmüş bir halde tam güneşin batma saati olduğundan güzel manzarayı kaçırmamak adına bir yandan da fotoğraf çekiyorum. Adamın biri gidip gelip bana bakıyor, sinir oldum. Pek aldırmadım ama, en sonlarda artık bakıp sırıtıp içeri kaçıyor, sonra tekrardan geliyor..

Yolculuğun bitmesine az kalmıştı, önümden geçecek sandım meğer yanımdaki bir çantanın sığabileceği kadar boşluğa oturmak için gelmiş..
Oturur oturmaz gözlerime bir santim kalacak kadar yaklaşıp ''fotoğraf çekiyosun dimiiii??'' diye bağarmaya başladı. Ağzı inanılmaz içki kokuyordu, azıcıkta yarım akıllıydı. Önce bir şaşırdım, ''evet'' dedim toparlanırken..
''Geldik dimi 5 dakika 5 dakika' der demez, ''evet çok az kaldı, bak sen burada otur ben üşüdüm içeriye gidiyorum tamam mı?'' dedim, kaçtım.. Bir baktım, peşimden bu da kalktı, geldi.. Hoppalaa..

Aralardan sıvıştım, kaçtım izimi kaybettirdim.. Sonra da inince taksiye bindim, bulamadı beni.

Şu an da, salak vapura bütün İstanbul halkı sığmaya çalıştığı için dışarıda oturan ben, hastalıktan başımı kaldıramıyorum, heryerim ağarıyor. Gripten gideceğim galiba diğer tarafa...
Anneme söylemedim, duyunca yine kızıp 'gerçekten de herkes deliye muhtaç biz de akıllıya' diyecek...

Anneciğim ben senden evvel davranıp bu lafı hem kendime, hem de peşime takılan manyağa söyledim bile, sen zahmet etme..

20 Kas 2008

Lüküs Hayat Yan Gel de Yat Merakım

Dün gece yorgun argın salondaki koltuğa uzanmıştım, en son gecenin bir yarısı tekrarı verilen ''bol bol zıkkımlanıyoruz ama bir halt beğenmiyoruz çünkü hepimiz gurmeyiz, hepimiz ingiliz soylusuyuz'' temalı programa bakıyordum. Kızın teki 18 yaşındaymış, yemek yapmaya çalışıyor, beceremiyor.

Bir yandan eşime 'ay sus ama yaa, ne kadar çok kaptırıyorsun kendini' derken bir yandan da uyumak istemediğimden müthiş bir mücadele içerisindeydim..

Şımarık zengin kızı hemen herşeyi hizmetçisine yaptırdı, en son kızın pilav yapamayışını hatırlıyorum...

Sonra üstümde zıplayan şu salak şey beni uyandırdı.. Yatağıma gittim,gece rüyamda hep hizmetçiler gördüm. Bu kadar burjuva meraklısı bir insan değilimdir normalde ama, şu sıralar canım hiçbir şey yapmak istemiyor..

Güzel yemekler olsun, hazır önüme gelsin ben yiyeyim. Evi hiç ellemeyeyim, uyandıktan sonra bir bakayım yatak hoop toplansı, sabah mis gibi kahvaltım hazır olsun, hergün toz alınsın, biri kedilerle ve kumlarıyla ilgilensin, koltuğun salak yastıklarını her dakika düzeltsin, evin kalan eşyalarını yerleştirsin, hatta bir zahmet atölye yapmak istediğim odamı dekore etsin yerleştirsin bana bir tek orada resim yapmak kalsın, eve gelince ayakkabıları dolaba koysun, banyoyu toplasın, market alışverişlerini yapsın, pazara gitsin... Yapsın da yapsın..

Kısacası ya o 18lik kız olmak istiyorum yada eşim.. Çünkü her ikisi de bütün bunları yapmıyor, aralarındaki fark eşim için büütn bunları ben yapıyorum ve bunu paraya çeviremiyorum. Kızın hizmetçisi ise para kazanıyor, üstelik eminim tatil zamanı ve bir mesai saati vardır..

Neyse işte, ben kısacası şu yazımdaki gibi ucuza hizmetçi arıyorum, bir bilen duyan varsa lütfen bana haber verir mi??

Bir Minübüs, Bir Ayı, Bir Sinir Hastası

Minübüste, vapurda, dolmuşta, otobüste bacaklarını çocuk doğurur gibi iki yana açmış yayıla yayıla oturan erkeklerden nefret ediyorum.

Burası babanızın tarlası değil ne diye o kadar yayılıyorsun, bu bir,
Görgüsüz bir ayısın, bu iki,
Senin gibi bir öküzle muhtemelen fikri sorumladan görücü usulü evlendirilmiş olan zavallı kadına ve bu kafayla yetiştireceğin çocuklara çok acıyorum bu 3,
Yatıp kalkıp medeni bir ailede doğmuş olmama, okutulup adam edildiğime, çocukluğumdan beri fikrime saygı gösteren bir anne ve babaya sahip olduğuma şükrediyorum...

Pek sayın ayı, kısacık bir minübüs yolculuğumda sinir hastası oldum sayende!

19 Kas 2008

Seriyi Tamamladım, Sonra??

Burger King'in reklamları var ya hani, 'oyuncakların hepsini topla, seriyi tamamla!' diye bangıra bangıra çocukları gaza getirmeye çalışıyorlar..

Anlamadığım şu, sen eğer bu kadar promosyon yapacak kadar ürününe güveniyorsan, reklamını yapıyorsan o serinin bana birşey vaad etmesi lazım..

Yani 'hepsini toplarsan seri tamamlanır' mantığı benim için hiç ikna edici değil..

Ne olacak seri tamamlanınca, altı oyuncak birleşip sirk kuracak ben yattığım yerden para mı kazanacağım? Yada altısı birden ev işlerine girişecek ben ''lüküs haya lüküs hayat'' diye salınacak mıyım?
Eğer bir çocuk içinse ödevlerini yapabilir, onun yerine össdir oksdir sınavlara girebilirler.
Yada arabamı yıkasınlar, hiç olmadı evin market alışverişini yapsınlar canım!..

Bizi o kadar gaza getir, gidelim basalım parayı altısını birden saçından sürüye sürüye eve getirelim, eee? Baş köşeye kurulsun keyif çatsınlar.
Yok öyle yağma, dört ytl' ye köle satın almak istiyorum arkadaş!

not: hiçbir işe yaramasalar da evimde bir sürü mc donalds ve burger king oyuncakları dolu. özellikle de burger king' in saponge bob'ları, taşınırken heryerden fışkırdılar.. ben o sponge bob'larla hamburgerci dükkanı açayım en iyisi...

18 Kas 2008

Bir Çöküş Hikayesi

Liseden arkadaşım çığrından çıkmış...

O kadar güzel bir kızdı ki, hepimiz ergen ve çok çirkinken o kuğu gibi süzülürdü.. Okulun bütün erkekleri ona hastaydı, kızlar bile güzelliğini seğrederdi..

Ne olduysa lise bittikten sonra oldu, her zaman içinden fışkıran şarkıcılık merakı iyice depreşti. Kendini 'son derece gereksiz bir assolist' in vokalisti olarak buldu... Ağır makyajlar, garip saç modelleri, saçma sapan kıyafetler.. Her akşam televizyonda izler, ''aaa ne yaptı bu kız kendine yaa'' derdik..

Sonunda oldu, kaset çıkarttı.. Başı göğe erdi mi belmiyorum ama bu uğurda her tarafını açtığı kesin..
Bugün de yeni klibini yollamış, poposuna zoom yapıyorlar, nasıl klipse anlamadım, sinir oldum.

''Çok bozdun kızım kendini'' diye mail atacaktım, ''boşver'' dedim ''bana ne..''

Kankisi olan diğer güzel arkadaşımız da, okul biter bitmez evlendi, iki çocuğu var. Kendi halinde bir ev kadını olarak yaşayıp gidiyor.

Ben her ikisinin de hayatını beğenmiyorum, cidden bana neyse?

not: ay bende de bir esrar bir esrar, noluyorsa? her ismi gizliyorum, sanırsın paparazziyim..

''Çok Güzelsiniz'' Tepkileri

- ''hahahahahahahahahaaaaayyyyytt! canım benim ya, ay kız valla çok seviyorum seni ben, canım canımmm.. ''

Her iltifatta kendilerinden geçerler, çevrelerinde şen kahkahalarıyla tanınırlar. Yaş ortalaması elli ve üzeridir. Genelde sarı ve fönlü saçları olup makyajsız gezmezler..

- ''Ay evet ya, kilo verdim iyice güzelleştim değil mi?''

Ukala tip, vermiş 250 gr. herkesin ona iltifat etmesini bekler..

- ''Kim, ben mi? hadi canım''

Aşırı güvensiz tip, nedense kendini hiç beğenmez..

- ''İşe alındınız''

Genelde ömrü babasından kalan fabrikayı yönetmekle geçmiş, işten başını kaldırıpta aşk yaşayamamış, gençliğini para kazanmak uğruna çürütmüş elli ve üzeri yaşlardaki kadın modelidir. Kafasındaki asortik şapkayla o büyük masası ve deri koltuğunda otururken aniden bir iş başvurusu için gelen gence vurulur ve ilk adımı atar, 'işe alındınız'..

- ''İşte en sevdiğim gelinim bu, bak yeminlen güzel dedi diye değil, zaten hep sevmişimdir..''

Arkasından at, tut, bir ilitfata tav ol.. Diğer gelinlerin şimşeklerini de bu salağın üstüne çek, olacak şey mi? Cık cık cık...

- ''Yok be, gözlerim büyük, alnım geniş, boyum çok uzun, burnum da yüzüme göre çok ufak.''

Neredeyse altın oran diyebileceğimiz yüz hatlarına sahip olmasına rağmen kendini beğenmeyen arkadaşım, lafım sana!

- ''Ay yok ya, bu aralar pek bir çöktüm ben''

Bu da aynı arkadaşım..

- ''Ay şekerim, herşey sağlıklı beslenmekle başlar. bak şimdi sana da anlatayım...........''

Çekilmez tip, kırk saat sağlık seminerine başlar, uzak durulması tavsiye olunur.

- ''Ay evet ya, sarı bana çok yakışıyor değil mi? Ben de kendi kendime çok güzelsin dedim bu sabah ama sen de farkettin demek ki..''

Ukala!! Dünyada bir güzel sen vardın zaten..

- ''Ah bir de benim koca görse şunu''

Yazık...

- ''Çirkin şansı olacak insanda''

Her güzellikte illa bir olumsuzluk bulması gereken tip.

- ''Güzellik geçicidir kızım, kafayı doldurmak lazım''

O eskidenmiş..

- Evet, seninle evlenirim. yüzlerce, binlerce kez evet!!

Her halttan nem kapan, yıllardır tozlu raflarda birinin ona evlenme teklif edeceğini hayal etmiş kız kurusu. Vay geldi ona iltifat edenin başına!..

Bir Rica Daha

Bugün alttaki banner'ı birçok blogda gördüm, şöyle yazıyordu;

'' Benim bloguma şu an bakıyorsan ve bir şekilde bu yazıyı okuyorsan senden rica ediyorum. Her kim olursan ol eğer blog sahibiysen blogunun içeriği ile ilgisi olmasa bile lütfen bahsedeceğim yazıyı yaz.
Eğer blogun yada web siten yoksa "insan insan" olmanın görevidir diye düşün ve bahsedeceğim siteyi mail listende ki her arkadaşına yolla! Avaz avaz bağırmak ve dur demek istiyorum bu gidişhata
! http://kampanya.annecocuk.com/.com/''

Ben de bu gidişata dur demek istiyorum. Lütfen hiç biriniz imzalarınızı eksik etmeyin...

Fakat konunun öneminden bağımsız bir sitemde bulunmak istiyorum..

Kısa bir süre evvel her iki bloğumda da hayvanlara yapılan işkenceler, barınaklarla ilgili birer yazı yazdım.. Altına da not düştüm, lütfen herkes bloğuna koyar mı diye?

Aramızdan benim görebildiğim sadece sağırkedi, gizem ve eshter'in bloglarında bu yazı yayınlandı..

Çocuklar çok önemli, vereceğimiz imza çok önemli, ama hayvanların da hepimiz kadar yaşamaya hakları var..

Lütfen bu imajı da bloglarımıza koyalım, birlikten kuvvet doğar...


not: yazımdan sonra bu çağrımı dikkate alıpta ilanı bloğuna ekleyen arkadaşlarıma çok teşekkür ederim, bir kişi bile okuyup dikkate alsa en azından bir sokak hayvanı tek gece tok yatabilir..
yazmayanların da canı sağolsun...

17 Kas 2008

Berbat Bir Gün

Bugün çok kötü bir gün, umarım devamı iyi olur. Zaten şu ana kadar yaşadıklarım beni uzunca bir süre bunalımda tutmaya yetecek kadar..

Bu sabah kedim Bal'ı kısırlaştırmak için veterinerimiz Kaan'la konuşmuştuk. Dokuz buçukta orada olacaktım, apar topar gittim, kapıdan girerken içeriden bir feryat figan sesleri geliyordu..
Yanında çalışan veteriner Cem, ağlayan kadını göstererek 'kedisi öldü' dedi..
Ben orada bir fena oldum zaten.. Beni bilenler hak verecektir, bu tarz konularda fazla hassasım. Bir de o ölen kediyi iki gün evvel orada görmüştüm, çok güzel ve sağlıklı gibiydi..
Kedinin ölmesine şok oldum, çok üzüldüm fakat sahibinin durumundan hayvancağızı unuttum bile..
Kadın o kadar kötü olmuştu ki, direk onunla birlikte ağlamaya başladım. Ellerim ayaklarım titremeye başladı.
Çünkü karşımdaki manzara şuydu, gazeteye sarılı olan kedisini bağrına basmış 'beni bırakma' diye ağlayıp etrafı inleten bir kadın, onu sakinleştirmeye çalışan fakat kendi de ağlayan bir koca, her ikisini sakinleştirmeye çalışan bir veteriner, dizlerinin bağı çözülmüş ağlayan ve herkesi sakinleştirmeye çalışan bendeniz.. Önce bir kendim sakinleşseydim değil mi?
Kadını zor bela kediyi kucağından bırakması için ikna ettik, dışarı çıkarttım. Birbirimize sarılıp ağladık, çok kötü bir sabahtı..

Sonra veterinerimiz gelemedi, gecikti. Ben de evi çok yakın olan eşimin annesine gittim, orada yine ağladım. Kızımı ameliyat ettirmekten vazgeçtim, beni ikna etmeye çalıştılar.

Veteriner geldim diye arayınca gittim, yine ağladım. Bir milyon tane soru sordum, adamı canından bezdirdim.. Ama hem hayvanları hem de insanları o kadar çok seven biri ki beni sabırlı bir şekilde dinledi, teselli etti. Sonra çok üzülerekte olsa kısırlaştırılmasına karar verdim, çünkü eğer olmazsa ileride rahim sorun çıkarabilirmiş.
Bekleyeceğim dedim, hayır git dedi. Zorla beni yolladı, tekrardan ağlaya ağlaya eşimin annesine gittim. Bir posta da orada ağladıktan sonra veteriner aradı, gelip alabilirsin uyandı dedi.
O an sevinçten zıplaya zıplaya gittim, kızım uyanmış. Çok yeni bir teknikle anestezi+ameliyat+uyanması bir buçuk saat sürdü.

Fakat bu defa tam çıkacakken bir kadın yolda geberesice bir şöförün arka bacaklarını ezdiği bir kediyi getirdi.. Hayvancağız çok kötüydü, haydi bir posta da ona ağla, üzül... Sonra eve geldim, neyse şu an ağlamıyorum.. Günlük zırlama kotam doldu sanırım..

Kızım şu an içeride uyumaya çalışıyor. Biraz sersem tabi haliyle, gece orada kalmasını istemedim, iki gün boyunca ilaç tedavisi için doktorumuza gideceğiz, kızım yanımda olsun iyi olsun da ben onu götürürüm heryere.

Kısacası çok kötü bir gündü benim için. Stresli, üzüntülü, mutsuz...
Umarım bütün hayvancıklar sağlıklı, mutlu ve huzurlu olurlar...

15 Kas 2008

Her Eve Lazım

Eşim de blog yazacakmış..
Benden mi özendi nedir? Aylardır bir tasarım bir tasarım. Özene bezene bloğunu yaptı şimdi de ''ne yazacağım?'' diyor..

Blog yazmak insanın içinden gelecek, gaza gelipte yapılacak şey değil. Devamı gelmez sonra..

Neyse konusunu belirledi, reklam sektöründeki aksaklıkları yazacakmış.. Ama çok asabi bir dilde olacakmış, insanları acımasızca eleştirecekmiş..

Neyse, dün akşam oturmuş saatlerce uğraşıp bir yazı yamış. Sabah okuttu bana, konusu da şu; benim son zamanlarda sıkça yaşadığım durum, yani bir tasarımcıdan her halt beklenmesi..

Ee şekerim, blog yazmaya benden heves ettin, sonra tarzını da benden çırptın, konu desen benim hayatımdan çünkü senin ajansın var, iş görüşmelerine giden benim..
Ne kaldı geriye, onu anlayamadım...

İyi hoş, bari bloğunun adını da 'uyuzcadınınkocası.blogspot.com' yap, rahat edelim..

Beni çok eğlendiriyorsunuz beyefendi, Allah olmayanlara da tez zamanda nasib etsin..

Vaad Ettim, Yapıyorum. Beni Başkan Seçin Daha Neler Neler Yapacağım...

Efendim, 6 kasım tarihli yazımda evliliğin kötü yanlarından bahestmiştim..
Sıraladığım maddelerin sonuna da, birgün evlilik müessesesinin güzelliklerinden de bahsedeceğimi vaad etmişim, neyime lazımsa?
Al işte, bugün olmuş 15'i, ben geçen şu dokuz günde dokuz madde bile bulamadım.. Düşün, taşın çıkanlar bunlar;

- Maaşınız otomatikman artar..
Ee, artar da noolur ki, eşinizin maaşı sizinkine eklenir elinize birşey mi geçer, yok..
Çünkü masraflar da artar, ananızla babanızla gül gibi geçinip gidiyordunuz. Babanız sizden kira mı istedi bu yaşa kadar? Sonuç olarak maaş arttığı gibi elden uçar gider. El elde baş başta kalırsınız öyle..

- Ücretsiz psikolog servisi;
Bu benim eşim için mi geçerli, herkes mi böyle bilemeyeceğim ama kendisi bir psikolog ve yaşam koçu adayıdır. Bütün derin bunalımlı anlarımda, özgüvenim yerlerde süründüğünde, sıkıldığımda, ağlamaktan gözlerim kör olduğunda vs hep yanımda olmuş ve beni normal hayata geri döndürmüştür.

- Blogda yazacak malzeme çıkar;
Bir dişi için önemli ihtiyaçtır, şahsen benimki acayip malzeme verir..

- Mızmızlanmanızı çeker;
Ama onu sevgiliyken de yapıyordu zaten, ne farketti? Hem o zaman elinizdeki tehdit unsurları daha etkiliydi 'terkederim', 'yanlız kalırsın, benim gibisini zor bulursun', 'evlenmekten vazgeçtim' gibi..

- Markete, İkea'ya gittiğinizde aldığınız paketleri taşıyacak, veterinere gittiğinizde de kedi çantasını yüklenecektir. (bu maddede biraz kolaya kaçmış olabilirim, az evvel veterinerden geldik ve tabiki de Bal'ı O taşıdı).

- Perde asılması, ağır birşey kaldırılması gibi durumlarda devreye girer, sizi uğraştırmaz.

- Araba bozulmaları, tekerlek patlaması gibi ani olaylarda elinizi bile sürmezsiniz.

Gele gele bunlar geldi aklıma...
Fazlasını bilen varsa buyursun yazsın, uyuz cadı'dan bu kadar....

14 Kas 2008

Neye Yanayım?

Sabah sabah gittiğim iş görüşmesinde aradıkları özellikler yine hem tasarım yapsın, hem html bilsin, hem flashla altyapı kurabilisindi..

Boşu boşuna gittiğime mi, cv'mde yazmayan şeyleri konuştuğuma mı, kıytırıktan bir projeyi yarım saat boyunca enine boyuna dinlemek zorunda kaldığıma mı, karşımdaki çocuğun hafiften yazmasına mı, yanındaki kadının saçını dahi taramamış olmasına mı, aşağıdan zile bastığım halde dakikalarca kapıyı açmamalarına mı, ben süslenip püslenip gayet şık bir şekilde gitmişken görüşme yaptığım iki kişinin de parfüm bile kullanmadığına mı, bindiğim taksinin hiçbir adresi bulamamasına mı, her gittiğim salak yerde bu tarz birşeyle karşılaşıyor olmama mı, benim işimi bana öğretmeye çalışmalarına mı, çok bilmiş çok bilmiş 'ama onlar eskidendi' deyip sinirlerimi zıplattıklarından laf sokmak zorunda kalmama mı hangi birine yanayım okuyucum?
Sen söyle bana..
Nedir bu çektiklerim?

12 Kas 2008

Heryerde

Yeni aldımız kediyi okuyucularıma şikayet etmek istiyorum!

O sizin bildiğiniz minik, sulu gözlü ve masum haliyle kalmadı tabi ki, kocaman azman birşey oldu...
Yaramazlıktan yanına yanaşılmıyor. Bütün gün su kabıyla oynayıp etrafı su yapıyor. Sonra da susuz kaldığı için deli gibi bağarıyor.

Nedense hep benim dibimde.

Mesela yaklaşık on dakikadır oturduğum sandalyenin tekerlekleriyle oynuyor. Ama sanmayın ki bu bir özel seçim, hayır. Sadece ben buradayım diye sandalyenin dibinde.
Mutfağa gittiğimde oradaki sepetlerin üzerinde zıplıyor, salondayken sehpada hopluyor, uyurken sırtımda, yemek yerken kucağımda, uzanırken yastığımda...
Ay heryerde!

Tamam çok tatlı kabul ediyorum, ama ben böyle vıcık vıcık kedi, köpek sevmem ki. Mesela azıcık uzak dursun, ne bileyim gitsin kendi kendine takılsın. Arada gelsin sevdirsin, yine gitsin..

Güya eşimin kedisi olacaktı, evimize gelen bütün kediler gibi bu da bana taktı.

O kadar yaramaz, o kadar akıllı ki şu an yapabildiğim tek şey size şikayet etmek.

Olmadı tutup kolundan sabah programlarına çıkaracağım..

Herşeyi Uzmanından Öğrenmiş Anneler

Bu tipteki anneler insanı adeta delirtirler..
Her yaptığınız hareket için uzmanından dinlenmiş birkaç öğütleri vardır.
Mesela ben terlik giymem, annem hep söze şöyle başlar 'ama bak, uzmanlar diyor ki..'
Şimdi 'anne' derim, 'bu neyin uzmanı?' 'Yani terlik giyme dalında prof. mu kendisi?'

Yada ıspanak kereviz yemem, annem yine başlar 'uzmanlar diyo ki...'
Ay kereviz uzmanı mı?

Nasıl bir ülke bu canım? Nüfusumuzun büyük çoğunluğu daha okuma yazma öğrenememiş, ama her haltın bir uzmanı var. Bu ne perhiz, bu ne lahana tırşusu?
O kadar işsiz var, ama her hareketmiz uzman kontrolünde.
Herhalde kaldırım mühendisleri bir süre sonra kendi kendilerine bir uzmanlık alanı yaratıyorlar, can sıkıntısından ne yaparsın...

Önüne gelen kanal günde yüzbin tane 'kadın' programı yayınladığı için her program ve konu başına binbir uzman düşüyor.
Mesela diyelim ki, 'bugün kereviz salatası yapacağız sevgili seğirciler' dedi sunucumuz.

Hemen orada yan koltukta inci gibi dizilmiş tam dört konuk, biri kereviz, biri salatalar, diğeri yapmak, öteki de sevgi hakkında uzmanlar. Görüşlerini bildirecek, halkımızı bilinçlendirecekler..

Kadınlar da dinlesin, uzmanından tam bilgi alsın, uygulasın..

Daha sağlıklı bir nesil gelişsin..

Herşeyden Ödü Kopan Teyzeler

İskideyim, koşa koşa gelen yaşlıca bir teyze nefes nefese;

- ay sıra geldi mi sıra?
- yok
- korka korka geldim aaay, nefesim kesildi
- niye ki?
- fotokopi çektirmeye gittim de, ödüm koptu sıra geçer meçer
- eee?
- öyle işte...

Teyze sıra senden geçse ne olacak? En kötü ihtimal gidip söylersin, işini yaparlar.

Sanki elindeki sözleşmede 'fotokopi çektirmek için sırasını kaçıran sorumsuz abonelerimizden ötenazi istenir' diye bir madde var, sen de onu imzalamışsın, Allah Allah..

Anadiline Hakim Ol

Türkçe'nin içine ettiniz, sabah sabah sinirlerimi zıplattınız ya helal!

Bir cümle kuruyorlar, bir kelime Türkçe üç kelime ingilizce, o ne be?
Bir de anlaşamıyorlar, ay o ne demek, yok ingilizce klavye benimkisi yok bilmem ne..

Az akıl lazım, akıl!

11 Kas 2008

heyoo 200!

200. yazımı 202. yazımla kutlamak istiyorum, şimdi farkettim olur artık o kadar :)

Alo, Nerdesin? Cehennemin Dibinde!!

Ev yada cep telefonumu her duymadığımda ''aradım seni??? açmadın!!?? neredeydin??'' gibi cümlelere maruz kalmak zorunda mıyım?

Ben sekreter miyim?
Yüksek sesle müzik dinliyor olamaz mıyım?
Evde bütün camlar açık olamaz mı?
Cehennemin dibine girmiş olamaz mıyım?
Cep telefonum bir yerde kalmış olamaz mı?
Bütün hayatımı evde geçirip, siz her an arayabilirsiniz diye tetikte mi olmam gerekiyor?
Tuvalette giremez miyim?
Canım kimseyle konuşmak istemiyor olamaz mı?
Dışarı her çıktığımda koordinat vermek zorunda mıyım?
Ben her dakika pür neşe, kulaklar telefona endeksli, unutkan olamayan ve tuvalate gitme lüksü elinden alınmış biri miyim?


Hadi bakalım şimdi ben de size soruyorum; söyleyin, ne bu soruların cevapları..

Ay çok pis uyuz oluyorum bu konuya ya!!

Yerli Jolie

Angelina Jolie'nin dudakları pek meşhur, yok çok güzelmiş, yok harikaymış..
Ee, Sezoş'umun dudakları da aynı, hatta bence daha güzel, çünkü Angelina Jolie bana çok itici geliyor..

Sezen Aksu'nun o kepçe kulakları yeter, dünya şekeri kadın..

Çok seviyorum Sezoş'um seni, bence Angelina'dan çok daha güzelsin..

not: içimde bir yaradır, yazdım gitti...

10 Kas 2008

Bir Yardım...


Lütfen resmin üzerine tıklayın, üç-beş saniyenizi ayırarak okuyun.
Lütfen içinizdeki insanlık dürtsün sizi, lütfen her ne şekilde olursa olsun azıcık yardım edin.
Herkes minicik birşey yapsa, o bile çok önemli..

Burada canlar sözkonusu, burada acılar sözkonusu, burada masumlar sözkonusu, burada günhasızlar, burada sizden gelecek bir lokma ekmeğe muhtaçlar sözkonusu..

Ellerimizi vicdanlarımıza koyalım azıcık yardım edelim, azıcık...

Evlerinizde attığınız eski kıyafetleriniz, modası geçti dediğiniz kazaklarınız, kullanmadığınız battaniyeniz, hatta bir paket makarna, hatta okuduğunuz çöpe attığınız gazeteler bile barınaklarda çok kıymetli..
Birşeylerimizi atarken bir daha düşünelim, çöpe atacağımıza bir muhtacı ısıtsın karnını doyursun..

Vereceğim bir paket makarnadan ne olur demeyin, bir günahsızın karnı doyar.. Bu sizi mutlu etmez mi? Rahat uyumanızı sağlamaz mı?

Hepinizden rica ediyorum, lüften bu ilanı bloglarımıza koyalım...

1 Ünlücük + 5 Dişi

Bugün eski evin doğalgazını kapatmak için İgdaş' a gittim.
Eşimin üstüne olduğundan ne evlilik cüzdanı ne kimlik hiçbir işe yaramadı. Bir türlü kapatmama izin vermediler, en son küçük ibo gibi boynumu büktüm, gidiyordum kadın halime acıdı da kapattı.

Ben o kargaşanın içindeyken millet başka şeyin derdinde..

Bir tane 'ünlücük' gelmiş, doğalgaz işlemleri için elinde dosyalar koşuşturuyor. 'Ünlücük' dememin nedeni, o ün biraz babadan kalmış, bir de çakma.

Sen madem meşhursun, ne işin var İgdaş'ta? Hiç Sibel Can'ı İski' de gören var mı? Neyse, dediğim gibi hem babadan kalma hem de pek popüler değil kendisi.

Ama içerideki kızlar durur mu?
Birisi kıpkırmızı olmuş, oradaki kadına ''ay ablaaaaa, bana göz kırptııııaaaa'' diyor, diğeri ''yaşım geçti, ah benim gençliğim olsaydı şimdii'' bakışları atarak ''hııı??'' diye dinliyor, bir tane kıl aradan çıkmış kızın iki dirhem sevincini gırtlağına dizerek ''o da insan biliyorsun dimi?'' diyor, teki ''ben de ünlü olabilirdim aslında ama babamgiller bırakmadı'' diye düşüncelere dalıyor, ben de orada ''amaaan bunlar da her gördüklerini beğeniyolar insanın azıcık kriteri olur cık cık cık'' diye düşünürken bir yandan da doğalgazı kapatma derdindeyim..

Ah ''ünlücük'' bir göründün bak hepimizi bir haller aldı..

Tersten Çalışan Bir Beyin

Şu yazıma gelen yorumlardan sonra, şu yazımla ilgili arkadaşımın anlattığı şey aklıma geldi. Hoş bu kadar komik birşey çıkamazdı aklımdan, o da ayrı..

Bugün anlatmadan evvel 'ama bak çok dalga geçiceksin, üff' falan dedi, e geçtim de..
Olay şu, hanım kızımız okuduğunda ilk başta annesine demiş ki 'ama neden böyle birşey yazmışlar ki google'a? insan ne zaman öleceğini bilemez ki, regliyken de ölebilir yani anne değil mi? ne saçma!''...
Annesi de yazık sonuçta evlattır, ciğerdir, kandır, candır...
''Yok kızım'' demiş, ''o öyle değil, şöyle''... Sakin sakin anlatmış kadıncağız.
Zaten arkadaşımın annesine hayranımdır, çok sakin böyle pamuk gibi kadın..

Yazımı da oku annene, bak isim de vermedim yine iyisin...

not: ben yazıyı yazaren yine konuşuyorduk, regliymişte canı tatlı çekmi, ''sakın ölme'' dedim..

Ne Ola Ki?

Az evvel şöyle birşey gördüm; ''İnsanların Çoğu 200 lü.''

Vay be, Türkçe'm ne hale gelmiş! Yazık...

Geleneksel Uyuz Cadı Ödülleri

Diyeceksiniz ki, madem geleneksel biz neden daha evvel ödül yazısı okumadık? Haklısınız, okumadınız.
Birşeye şahit olmamanız onun olmadığı anlamına mı gelir, hayır.
Ben bu ödülleri içimden kendi kendime verirdim de, şimdi bir tanesini de yazayım dedim..
Başlayalım..

Yılın En Kıro Tv Kanalı;

Bu kulvarda pek çok kanalımız kıyasıya yarışsa da, ödülü alnının akıyla Star Tv kazanmış oldu. Yani paşa gönlüm öyle istedi.

Neden?
Sabah sabah o Petek Dinçöz nedir? Sonuçta genç ve hoş bir kadınsın ne bu halin? O kadar al, pul, tak takıştır, saçlar aşırı abartılı modellerde.. Ne diye güzelliğini heba ediyorsun ki anlamadım..
Yazık sana...
Ayrıca o programın dekoru nedir? Neden her taraf sim, neden her taraf parıl parıl parlıyor? Neden, neden, neden dedirttiğinden ödülümüz Star'a uçtu gitti..

Sonrasında gelen programlar, hani şu evlendirelim barklandıralım vs ler de pek beter, onları da unutmamak lazım..

Yılın En Tarzsız ve Sponsoru İzleyicinin Tee Retinasına Sokan Kadını;

Hemen söyleyeyim, Ebru Şallı.

Ay bir insan hergün mü Lacoste giyer? Hiç mi bıkmaz, usanmaz?

Birgün zap yapıyorum, Hülya Avşar'ın programı vardı, konuğu da Ebru Şallı. Üzerinde bir mor tonlarında Lacoste, sıkıldım kanalı değiştirdim bu defa da aynı anda Esra Ceyhan'daydı, üzerinde yine aynı şey vardı. E, pes..
O kadar paran var yahu, bari başka rengini alsaydın..

Zaten ben Lacoste' u da hiç sevmem, ne o öyle her üründe aynı yaka.. Kadınlara da hiç yakıştırmıyorum, erkekler de belki..

Adına da klasik diyorlar, bence Lacoste'un yakası 'klasik' değil 'baymış' bir modeldir.

Ebru Şallı'ya bir de Çok Bilmişlik Dalı' nda ödül takdim etmek isterim..

Neden derseniz, kendisi geçenlerde pilates yaparak başladığı programında, bıdı bıdı kadınlarımıza hayat dersi veriyordu. Neymiş efendim bütün kadınlar çalışsınlarmış, e doğru çalışsınlar da sen neden atıp tutuyorsun onu anlamadım..
Sorun şu ki, sen ne zaman sabah 9-akşam 6 bir işte çalıştın? Bu durumun bütün ayrıntıları yazımda mevcut, merak edersen bir okuyuver. Tabi içinde çocuk sorunsalı mevcut değil, kusura bakmazsın artık...

Sen bütün bunlarla bir uğraşta, ondan sonra ben senin o ''efendim 'inci tozu' maskesi hihihi'' tipini göreyim!..

Kocan zengin, yaptığın iş tv işi. Eminim herkes senin nazını çekiyordur, evde yemek, temizlik derdin yok (yapar mısın bilmem ama en azından senin yerine yapacak birkaç hizmetçi olduğuna eminim).
Çocuğuna kim bakıyor? Sen programdayken o nerede?
Hayır sinir olduğum şey, kadınların çocuk doğruduktan sonra çalışmamalarını eleştirmen. Dediği lafta şu 'çocuk zaten büyüyecek'. E tabi ki büyüyecek, o zaman sokağa atalım. Birgün büyür, zengin olur, döner bize.

Öyle süslenip püslenip, iki saat bir kurabiye iki muhabbetle geçmez hayat şekerim!

Kusura bakma ama senin bu konuştukalrını hiç mi hiç önemsemiyorum, bence sen gerçek hayatta otobüse bile binemezsin.

Neyse konu nereden nereye geldi, abri kendimi de Sinir Katsayısı En Yüksek seçeyim de tam olsun...

7 Kas 2008

Derdin Ne Be Kadın

Son bir haftadır birisi bıkmadan usanmadan hergün google'a şunu yazarak bloğuma geliyor;
''adetli mezarlığa gidilirmi''.

Hep aynı kişi mi, yoksa bugünlerde ülkedeki bütün kadınların regl olup mezarlığa gideceği mi tuttu bilmiyorum ama sorunuzun cevabını gerçekten bende yok...

Boşu boşuna bu blogdaki saçmalıklarla vakit kaybetmeyin derim, ama yok eğer illa biz senden öğreneceğiz diyorsanız bence gidin ne olacak? Alnınıza kara leke mi sürülüyor regl olunca? O da doğamızda olan birşey, sonradan seçmeli olarak edindik sanki..

Bir Kola Kırk Karpuz

Efem konumuza devam..

Daha yeni mezunum, hiç iş tecrübem yok.
Kolumun altında okulda yaptığım işlerle oluşturduğum bir portfolyo, giymişim eteğimi, gayet çıtır, hayattan gelecek her türlü silleye açık bir halde ilk iş görüşmeme gittim.

Kapıyı bir kadın açtı, sonra bir adamın odasına gittim, konuşmaya başladık. O kapıyı açan kadın bana çay getirdi, biz konuşmaya devam ettik.
Kalkacakken adam ne kadar maaş istediğimi sordu, ben de sıkıla çekine söyledim.
Suratıma baktı, ''hahahaa, sen o kadar para eder misin ki? daha yeni mezunsun'' dedi, yuh!
Ben de hem ilk iş görüşmem, hem şaşkınlığımdan hiç birşey diyemedim, çıktım gittim. Ama ne kadar dokundu size anlatamam. Bu arada hem kapıyı açan hem çay getiren bayan 'art director' müş, hahayt güleyim bari. Yerleri de siliyor muydu acaba?
Neyse, o adamı ve görüşmemi hiç unutamadım.

Aradan bir iki sene geçti, geçen yıl beni biri aradı. O ayı adamın olduğu ajanstanmış (isim hep aklımda) benim portfolyomu görmüşler, çalışmak istiyorlarmış davet ettiler. Ben de bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı diye hemen 'sizin gibi bir ajansla çalışmak istediğimi sanmıyorum, teşekkür ederim' dedim. Ama yine de çok üzülüyorum, keşke o adamla karşı karşıya gelseydim, yüzüne söyleseydim bir iki şey de rahatlasaydım..


Sonra başka bir gün de, beni birgün çok büyük bir firmadan aradılar, görüşmeye gelmemi istediler. Yine her zamanki gibi cv'm okunmuş, sitem enine boyuna incelenmişti, en azından öyle söylediler.
Gittim, biraz sapa olduğundan eşim arabayla götürdü, kapıda bekledi.
Ben girer girmez de elime bir sürü test tutuşturdular. Kişilik testi, cv formu vs.

Onları doldururken, hepsine gerçekleri yazdım. Mesela beğenmediğiniz özellikleriniz diye bir bölüm vardı, hep inatçı, sıkılgan, sinirli gibi şıkları işaretledim, çünkü doğrusu o.
Neyse, doldurdum verdim kıza. Beni başka bir odaya aldılar, bu sırada kesin bir yerlerde gizli kamerayla gözetleniyorum diye düşündüm.

Aradan uzun bir zaman geçti, sıkıldım ofladım pufladım. Saatime bir baksam ki ben gideli tam 1 saat olmuş, keyiflerine göre beni 1 saattir bekletiyorlar. Hemen çantamı aldım, çıkıyordum o sırada görüşeceğim kişiler geldi.
Neyse oturdum, siteme bakılmamış, cv hiç okunmamış. Ne yaptığım hakkında fikirleri yok.
Hep birlikte siteme baktık, ben anlattım. En sonunda benim yaptığım işle alakası olmayan bir pozisyon için oraya çağrıldığımı öğrendim, tepem o noktada attı zaten.
Kendimden, kişisel özelliklerimden bahsetmemi istediler. Ben de (nasılsa orada çalışmayacağımı bilmenin getirdiği rahatlıkla) söze başladım.
''Çok inatçıyımdır, çok sıkılganımdır. Haa sıkılgan demişken mesela sizi beklerken de çok sıkıldım, tam bir saat dile kolay. Odadaki her ayrıntı beynime kazındı, çiz deseniz çizerim'' dedim..

Karşımdakiler, çok şaşırdı. Nedense ben işe alınma ihtimali olan kişiyim ya, ağzımı açıp bekletilmemin hesabını soramam. Ne yapılırsa hoş görmem gerekir.
Eğer ben bir saat geç gitseydim onlar bir laf söylemeyecekler miydi? Belki de konuşacağınız kişi gitti bile diyebilirlerdi. Nedense iş bize dönünce, her yapılanı saygıyla karşılayacağız kimseye çık çıkartmayacağız.
Yok öyle, biz size saygılı olacaksak, siz de bize olun. Çok ayıp..

Ama dediğim gibi bende çok atıp tutmayayım, sonuçta girmeyeceğim kesin olan yerler için böyle tepkiler veriyorum. Eğer hoşuma gittiyse, kibar olma taraftarıyım yoksa hiç iş bulamam..

Bir Kolda Kaç Karpuz??

Uyuzcadı'nın telefonu çalar;
- alo,
- uyuzcadı'yla mı görüşüyorum?,
- evet, ta kendisi ben oluyorum,
- aa şey, ben zort ajanstan arıyorum da,
- hımm,
- sizin cv'nizi gördüm, portfolyo sitenize de baktım,
- evet,
- şimdi sizi bir görüşme için çağarmak istiyorum da, önce bir iki sorum olacak,
- buyurun, özel değilse cevaplayayım hihi,
- hehe, peki. şimdi diyecektim ki sizin flash bilginiz ne kadar?
- orta düzey diyelim,
- yani animasyonlar falan mı yapıyorsunuz,
- evet,
- peki biz sizden flash bir sitenin kodlamasını yapmanızı istesek, yapabilir misiniz?,
- hayır yapamam, yapmam da zaten işim o değil ki, tasarımcıyım ben,
- yok biliyorum da bazı tasarımcı arkadaşlar hem kodlama yapıyor hem tasarım,
- hanımefendi siz benim cv' me ve portfolyoma baktığınıza emin misiniz acaba?
- evet baktım ben,
- orada benim tasarım eğitimi aldığım yazıyor bu işlerin içindeyseniz eğer güzel sanatlar da kodlama diye bir bölüm olmadığını ve okullu tasarımcılarında kodlama yapmadıklarını bilmeniz gerekiyor,
- ya ben okudum cv nizi,
- e, o zaman?
- hayır dediğim gibi bazıları yapıyor,
- iyi de yapıyor olsaydım cvmde yazardı, değil mi?
- hımm, peki o zaman,
- iyi günler,
- bi saniye bisaniye kapatmayın,
- evet?,
- son olarak bu dediklerimi yapabilen bir arkadaşınız varsa tavsiye edebilir misiniz?,
- aa tabi ne demek? yanlız öncelikle sizin de tasarımcıdan tasarım isteyen bir işveren arkadaşınızı tavsiye etmenizi isteyeceğim,
- hönk?
- çat!

Okuyun kardeşim, cv denen şey neden var? Okumak, karşındakini anlamak için.. Azıcık inceleyin kardeşim, portfolyo sitesi denen şey ne için var? Yaptığım işlerden örnekler görün, yeteneklerimi becerilerimi azıcık anlayın diye.
Bir zahmet edin o pek kıymetli totolarınızı kaldırıp okuyun, bakın. Ne benim vaktimi alın, ne de sinirimi zıplatın..
Azıcık adam olun, iş etiğiniz olsun. Üç kuruş para vereceksiniz diye aklınıza gelen her işi yapmamı beklemeyin, insanların eğitimini gördükleri uzmanlık alanları vardır. Bir kolda kaç karpuz taşıyalım? Yaşımız ne başımız ne? Herşeyi nasıl bileceğim ben? Hem 'alan' diye birşey var hiç duymadınız mı? 'Eğitim' denen şeyi duymadığınıza eminim zaten, o minik beyinlerinizi azıcık eğitseydiniz eğer bu sohbeti yapmış olmazdık..

Birazdan diğer işgörüşmesi saçmalıklarıyla karşınızda olacağım..

Kimsin, Kim, Kimler??

İlk kez gördüğü, yada çok az tanıdığı insanların yanında birşey anlatırken 'ay bilmem kim de şunu dedi, bunu yaptı' diyenlere uyuzum!

Nereden tanıyayım ben o kişiyi?

Mesela bir yerde işe başlamıştım, daha ilk günüm. Sabah oradan bir kızla kahvaltı ediyoruz bana şöyle söylüyor, 'işte biz de dün Ahmet'le şuraya gittik, sonra Ahmet bana dedi ki...' falan filan.

Ya bir saniye, önce bir sen kimsin, sonrasında Ahmet kim, senin neyin olur? Bana bunları bir açıkla, sonra artık ne diyeceksen de. Meğer sevgilisiymiş..

Herkes senin özel hayatını bilmek ve sevgilini tanımak zorunda mı? Türkücü müsün sen, paparazzilerde mi görüyoruz Ahmet'i de, hemen kavrayalım olayı? Tövbe tövbe...

6 Kas 2008

Kızlar, Alın İçinize Su Dökecek Yazı

Efendim, bir önceki yazıma gelen feminist tepkiler sonucunda aylar evvel yazdığım, fakat 'şimdi durduk yere adamı paylamayayım' dediğim için yayınlamadığım bir yazımı gün yüzüne çıkardım.

Kedimize yaptığım gibi tutupta, 'vah zavallı kadınlar erkeklerden neler çekiyoruz' temasıyla birebir örtüşmese de, bu yazımda da 'cidden çekiyoruz be, akşam ne hır çıkaracağım bak görürsün' kıvılcımları yok değil..

Eğer çok isterseniz erkekler için çok daha can yakıcı yazılar yazabilirim, elimizde malzeme çok nasılsa.. Okuyalım bakalım...

Hayatımda hiç evleme planları yapmadım, hiç gelinlik hayal etmedim, hiç evim olursa nasıl olsun, kocam ne iş yapsın gibi klasik kız düşüncelerim olmadı. Sadece kendime ait ailemden ayrı bi evim olsun istiyodum, o da sırf babam eve kedi yada köpek almama izin vermiyor diye. Hatta onu da yapmayacağımı çok iyi biliyordum, zamanı gelince 'bana köpek almıyorsunuz, ben de taşınıyorum' blöfümü yiceklerine dair kesin bir inancım vardı...

Neyse efendim gel gör ki derler ki, evlenmeyeceğim diyenler en erken evlenen olurlar. Her zaman 'hadi len' diyip geçiştirdiğim bi cümle olmuştur, fakat gerçekmiş.
Şu hayatta hiç birşeyi yapmayacağım demeyeceksiniz, döner dolaşır çok fena kapak olur, bakınız, ben...
Sadede gelelim, zaten büyük ihtimalle hayat hikayemi merak etmiyosunuzdur .

Uyarmak istediğim şey evlilikle ilgili pek çok kişinin söylemeye cesaret edemediği yada görmezden gelmeye çalıştığı, belkide buna mecbur kaldığı bazı noktalar.
Bunlar bir hayli önemli, yaşamınızı derinden etkileyecek durumlardır...

Başlayalım...

1- Evlendiğiniz andan itibaren 'ben' diye bişeyi unutun, 'biz' olacaksınız:

Bu ne demek? Ailenizle yaşarken kendinize ait ufakta olsa bir odanız ve özel alanlarınız varken, şu an koskoca bir evin sahibi olmanıza rağmen size özel alan yoktur.
Yani 'burası benim odam kimse girmesin' diyemezsiniz, yemez.
Neden? Artık 'ben'im odam yoktur, 'biz'im odamız vardır. Bu evli kaldığınız sürece böyle devam edecektir, hiç çırpınmayın derim, işe yaramaz, bir de üstüne hır çıkar.

2- Birinci maddeyle bağlantılı olarak kendinize ait zamanlarınız da bir bakmışsınız uçmuuş gitmiş:

Bekarken örneğin okuyorsanız, okuldan çıkar eve gelir. Ödev yapar, arkadaşlarınızla takılır, eve gelir en fazla 'anneee! ne yemek var' derdiniz. Ama şimdi öyle mi?
Misal çalışan bir bayansanız, tek kelime ile 'yandınız!'. Hayatınız bitme noktasında, ben sizi uyarayım.
Neden mi? (Bi kere ben İstanbul dışında bi şehirde hiç yaşamadım ve reklam sektöründe çalışıyorum. Örneklerim bu bağlamda olacaktır, artık siz kendi durumunuza uyarlayın bi zahmet.)

Şöyle ki; eğer Anadolu yakası'nda otruyorsanız, reklam sektöründe çalışan birinin bu yakada bi iş bulması çok ütopik bi durumdur. Her türlü ajans vs. ne halt varsa hep Avrupa Yakası'nda Maslak, Levent, Şişli civarlarında konumlanmıştır. Ne vardır o salak semtlerde bu sektörü çeken hiçbir fikrim yok, ama gerçek böyle..

Neyse sabah sabah 9'da başlayacağını öngörüğümüz işinize yetişmek için evden 1,5-2 saat evvel çıkmanız gerekir. Bu ne demek? En geç 7 buçukta evden ayrılmış olmanız lazım, ee bi kadının evden çıkması kolay mı? Duş, saça fön, makyaj, kıyafet ve ona uyumlu çanta değişimi derken siz hayal edin kaçta kalkacağınızı...
Evden çıktınız günde iyi bi ihtimalle gidiş-dönüş ortalama 3 saat yol çektiğiniz varsayıyorum, bi de işin yorugunluğu... Geldiniz mi eve 7 buçuk 8 arası bi saatte?
Eee nooldu içinizden 'aneee! ne yemek var?' demek geliyor değil mi? I ıh hiç yırtınmayın, yok o lüks. Oturup paşa paşa yemek yapacaksınız, hem de o yorgunluğun üstüne.
Yaptınız, yediniz, topladınız, yıkadınız zaten pil bitti. Kalan saatlerde de koltukta pinekleyecek, şanzınız varsa bi film izlemeye yetecek enerjiniz kalmış olacaktır.
Efendim haftanın beş günü bu şekilde geçiyo.

Geldik haftasonuna. Hahaayt yaşasın haftasonu değil mi? I ıh, çok yanlıyosunuz.. Yapacak o kadar çok şey var ki.. Tamamen size ait bi odası bile olmayan evi toplamanız, temizlemeniz, çamaşır yıkayıp ütü yapmanız gerekiyor. Aaaa pardon, öncelikle bugün haftasonu olduğu için düzgün bi kahvaltı yapmak isteyen eşinize ballı, kaymaklı, omletli bir kahvaltı hazırlamalısınız.

Hadi evinize yardımcı geliyor diyelim (şanslısınız) , toplamayı, temizliği, ütüyü yaptı. Bitti mi? Hafta sonu size mi kaldı? I ıh, hayır!
Şimdi sırada alışveriş var. Ama heveslenmeyin hemen, bu sizin bekarken alıştığınız elbise, ayakkabı, makyaj malzemesi alışverişi değil. Pirinç, çamaşır suyu ve bilimum alışı hiçbir kadına kesinlikle zevk vermeyecek zımbırtılar. Evliyseniz haftada (parçalar halinde) minimum 2-3 saatiniz marketlerde geçer.
Hele bi de eşiniz benim eniştem gibiyse, o adamı orada boşarsınız, rahatlarsınız.
'Ay onu alma, bu daha güzel', 'bak bu var, sen onu yerine koy' gibi şeylerle size hayatı dar eder, zavallı ablam! Sen ne anlarsın deterjandan pirinçten be adam! Hayatında hiç pilav yaptın mı, çamaşır yıkadın mı? Senin alışverişe götürülmekteki misyonun kasada parayı ödemek ve poşetleri eve taşımaktır, zırt pırt her halta karışmak değil..

Neyse ev alışverişiniz de bitti diyelim. Şimdi haftasonunuz sizi, yaşasııın! Hadi canınız ne isterse yapın... I ıh, olmaz.. Yapamazsınız. Neden mi? Çünkü sırada aile ziyaretleri vardır.
Eşinizin ailesine vakit ayrımanız lazım, kendi ailenizi de nasılsa aynı evde yaşadığınız için hep görüyordunuz ama şimdi onlara da vakit ayırmanız lazım. Bir de abiniz, ablanız, kardeşiniz + eşinizinkiler varsa haftada (genelde haftasonlarında) toplamda bir 10 saati bu aktiviteler için unutun demektir.

E hiç sosyalleşmeyecek miyiz? Tabi ki evet. Arkadaşlarımızla buluşacağız, alışveriş muhabbeti, dedikodu, iş hayatının berbatlığı, bize yazan adamlar vs. hakkında geyik yapıp eğleneceğiz.
(Siz siz olun oralara da karınızla yada kocanızla gitmeyin. Birbirinden bir an olsun ayrılmayan iğrenç yapışık aşk böcüüü tiplerinden olmayın. Herkesin kendine ait zamanları olmalı.. Bırakın o da maç izlesin, arkadaşına gitsin, balık tutsun, bişeyler yapsın işte...)
Hazır arkadaşla buluşmuşken terapi babında bir iki parça üstümüze başımıza da bişeyler alalım bitsin bari haftasonu. İşte görüp görebileceğiniz haftasonu terapisi de budur..

Eee ben ne anladım bu işten? Valla bu soruyu bana hiç sormayın, şahsen ben hiçbişey anlamadım. Anlasaydım bu durumdan dert yanıp şu anda yazıyo olmazdım...

3- Yemek yapma sorunsalı:

Çoğu kadın yemek yapmayı sever, ben hiç bilmezdim. Ama iş başa düşünce öğrendim. Başlarda birlikte yapıyoduk. Ama nasıl olduysa zamanla bu iş benim omuzlarıma yüklendi. Niyeyse her akşam yemeği ben hazırlıyorum. Eşime göre nedeni çok açık 'ben çok güzel yemek yepıyorum'. Hadi ordan, tamam cidden güzel yapıyorum ama neden bu değil ki..
Basbayağı üşeniyosun işte.
İstediğin zaman benden kat kat daha güzel yemek pişirebildiğini ikimiz de biliyoruz.
Şimdi hakkını da yemeyeyim kendisinin, 4-5 ayda bir mutfağa girer. Ama girmese benim için daha hayırlı.
'Şimdi hayatım tava var mı tava?
Hah, sen onu bana veriver. Yağ ver mıydı bizim evde? Hah, süper. Bundan da dökeliiiiim' (bu arada verilen şey yerine konmaz, tam elinin altına bırakılır).
o: 'Ya bana domates lazım, var mıydı?'
ben: ' E dolapta vaaaar.'
o: 'Ya bi soyup versene sana zahmet'
o: 'Aaa bak balsamic ver sen bana balsamic, hımm nefis olacak..'
o: 'Tavukları kuşbaşı yaptın mı hayatım?'
o: ' Valla süpersin be!'

Bu sırada ben hem istediklerini hazırlayıp, hem döktüklerini toplayıp, hem salata hem de pilav yapmaktayım..
Yemekten sonra da 'aaa yemeği ben hazırladım, artık sofrayı da sen kaldırıver' der...

Şimdi bu bana yardım mı oldu, ben anlayamadım, kafam karıştı... Biri bana yardım ediversin...

Diceksiniz ki evliliğin hiç iyi yanı yok mudur be kardeşim? Senin zorun nedir bu adamla uğraşıp duruyosun? Ben olsam seni boşarım, amma bıdı bıdı yapıyosun vs vs.

Cevap vereyim, evet evliliğin güzel yanları da vardır. Onu bi sonraki yazımda paylaşayım.

Benim bi zorum yoktur aslında bu adamla. Ama uğraşıp duruyorum, çünkü biz kendi kendimizle gayet rahatça dalga geçebilen bir çiftiz. Ben eşimle dalga geçtiğimde o da benimle birlikte eğleniyor.

Sen olsan da beni boşayamazsın, halt etmişsin. Önce evli olmamız lazım, o da zor ihtimal. Artık o olayı kapatmışım ben..

Hadi bakayım, çeyiz biriktiren güzel genç kızlarımız bir daha düşünün.

not: evlilik o kadar da fena bir durum değil. güzel yanlarını da anlatacağız elbet, az sabır...

Uyarmak İnsanlık Vazifesi

Nedir şu erkeklerin kadınlardan çektikleri?

Ben kadınların şımarıklıklarıyla erkeklere hayatı dar ettiklerini biliyordum ama, bu kadar ileri derecede olabileceğini düşünmezdim..

Ablam zavallı eniştemi ölmeden mezara koymuş durumda.
Ama eniştemin bundan haberi bile yok. Hayatından gayet memnun, sanki olması gereken buymuş gibi yuvarlanıp gidiyor..

Ablam o kadar abartmış ki, onlara baktıkca bende sürekli içimden kadın erkek ilişkilerini sorguluyorum..

Neden hep erkekler kadınların nazını çekmek zorunda? Ne mecburiyetleri var?

Evlendikten sonra hayatları bitme noktaasına geliyor, ben uyarayım da..
Sesimin ulaşabildiği tüm erkekler, ya tavrınızı baştan koyun ki sizin de bir insan evladı olduğunuz unutulmasın, yada kendinizi unutun.
Çünkü o 'evet' i söyledikten sonra sizin hayatınız yok, karınızın hayatını kolaylaştırmak için kullanılan bir özel şöför, muhasebe müdürü, parası asla bitemeyecek bir milyarder, gak deyince yemek, guk deyince suyu getirmesi gereken bir gönüllü hizmetçi oluyorsunuz.

Bunlara ek olarak bir de muayyen günlerde bitmez tükenmez anlayış göstermek zorundasınız. Bunalıma girdiğimizde bizi çekip çıkarması gereken bir psikolog, hayvan istiyorsak ona sonsuz bir ihtimam gösterecek sevgi pıtırcığı, çocuk istiyorsak hemen yapmak ve babalığa her an hazır bir aile direği olmak zorundasınız. Vah ki ne vah...

Artık erkek arkadaşlarla gece çıkmaları, haftasonları ayak uzatıp tv izlemek yok.
Karınız annenize gıcık olduysa yada tartıştılarsa, tabi ki sonuna kadar haklıdır. Sakın ola ki 'ama sen de' şablonuyla bir cümle kurmayın, bitersiniz...
O sürekli sizinle ailenize gelmek zorunda değildir, ama siz her istenildiğinde gidip saatlerinizi kayınvalideyle geçirmek zorundasınız..

Şimdi bütün bunlara baktıkça soruyorum, neden? Niye katlanıyorsunuz ki? Size ne faydası var?

Geçen gün arkadaşımla konuşurken, 'ben olsam beni çekmezdim, boşardım' dedim. O da 'gerçekten bizi neden çektiklerini hiç anlamıyorum, ne zorları var' dedi.

Buradan soruyorum, sevgili kocacığım benim nazımı ve sonsuz kaprislerimi niçin çekiyorsun?', 'Sence bütün bunlara değer miyim?'
Hele bir 'hayır' de, bak halin nice olacak o zaman...

Şu ev arama meselelerinde o kadar çok çektirdim ki size anlatamam.

Bir kere çok katı kurallarım vardı, semti geçtim ev arayabileceğimiz sokaklar bile sınırlıydı, şurdan şuraya kadar olacak..
Sonra evdeki oda sayısı, genel olarak genişlikleri, mutfağın tarzı, pencere sayısı, ne kadar güneş aldığı, apartmanın görüntüsü, içinin dışının durumu..
Normal gelebilir, tabi ki de ev ararken bunlara bakılır. Ama 'ben' ve 'normal' kesinlikle yanyana gelemeyecek kelimeler.
Bu kriterlere uyan ev hiç olmadı mı, oldu.. E bu defa da 'içim ısınmadı' deyip çıkıverdim işin içinden. Şimdi bu adam beni ne yapsın, assın mı, kessin mi?
İkna etmeye çalıştığında da bolca çemkirip, 'sen beni istemediğim şeyler için zorluyorsun, taşınmayalım o zaman' deyip konuyu kapatıverdim..

Şimdi dışarıdan bakınca zavallı insan evladına neler çektirdiğimi anlıyorum..

Ablama çekmişim ablama..